Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Partiler ve Demokratik Kitle Örgütleri > TKP 1920

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Kürt Sorunu Üzerine1- ÜRÜN SOSYALİST DERGİ
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
960
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 06.Mayıs.2013, 02:32   #1
 
DeWraNo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
DeWraNo
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 21.Temmuz.2010
Üye No: 30265
Bulunduğu yer: KomünisTİn Vatanı Yoktur
Mesajlar: 1,126
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 357
162 Mesajına 338 Teşekkür Aldı
Standart Kürt Sorunu Üzerine1- ÜRÜN SOSYALİST DERGİ

AKP’nin Kürt açılımına kadar gelen süreci, devletin ve Kürt ulusal hareketinin politikalarını tarihsel gelişim içerisinde anlamak ve geleceğe yönelik kestirimlere temel sağlamak için Ürün’ün Kürt sorununa ilişkin değerlendirmelerini okurlarımıza topluca sunuyoruz



Ürün, burjuva milliyetçiliğine karşı proletarya enternasyonalizmini ödünsüz biçimde savunacak, marksizm leninizmin ulusal soruna ilişkin yaklaşımını, ulusal sorunun ülkemizdeki kapsam ve boyutlarını tarihsel somut bütün yönleriyle irdeleyecektir. Kürtlerin meşru demokratik eşitlik taleplerini tanımamak için ısrarla sürdürülen ve ülkemizde bütün toplumsal yaşamı zehirleyen boyutlara ulaşan savaşın durdurulmasına ve sorunun ulusların tam eşitliği ve kardeşliği temelinde çözülmesine çalışacaktır. (Ürün Kitap Dizisi Sayı: 1, 28 29 Ocak 1997, “Başlarken”)


Silahlı Kuvvetler, emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın üst düzey bir komutana dayanarak açıkladığı gibi “verilecek bilgi belki düşmana sızabilir düşüncesiyle başlama vakti hükümetten bile gizlenen” bir harekâta girişerek komşu bir ülkeye girdi. PKK üslerini yok etmek gerekçesiyle başlatılan bu “Çekiç harekâtı” bütün basında yer alan açıklamaya göre, “1974 Kıbrıs çıkarması da dahil olmak üzere Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en kapsamlı operasyonu. Harekât, bölgenin tüm sınırlarına dayanmış durumda. TSK, yaklaşık 25 bin asker, 4 bin korucu, tank, top ve diğer zırhlı araçlar ve hava desteğiyle Kuzey Irak’ta çok geniş çaplı bir operasyon yürütüyor.” [ Radikal , 26 Mayıs 1997, s. 8]. Başta bölge ülkeleri Suriye, Irak ve İran olmak üzere bütün Arap Birliği ülkeleri, Rusya, Avrupa Birliği ülkeleri ve Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan tarafından kınanan, sadece ABD tarafından “sınırlı bir sürede geri çekilmek kaydıyla” desteklenen bu operasyonun Türkiye’ye ne getirip, ne götüreceği hiç tartışılmıyor bile.

Benzeri operasyonların Kürt sorununun çözümüne hiç yardımcı olmadığını, sadece sorunu kangrenleştirdiğini, demokratik ve barışçı çözümün yolunu tıkadığını, Kürt sorununu askerî yollarla çözme stratejisinin sonuçlarından birinin irticanın hızlı gelişimi olduğunu, bu yöntemin Türkiye’yi ister istemez ABD’ye daha da bağımlı hâle getirdiğini, ülkemizin ABD İsrail eksenli politikalara mahkûm hâle gelmesinin felaketli bir yol olduğunu bilebilecek durumda olanların sırf Refahyola karşı oluşan cepheyi bölmemek adına bu konudan uzak durmaları ahlaki açıdan olduğu kadar siyasal strateji açısından da yanlış bir tutumdur. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 2, 15 16 Haziran 1997, “Toz Duman İçinde”)


Ulusal hareketlerin, doğaları gereği birer kurtuluş hareketi olduğunu öne sürmek de pek doğru olmayacaktır. Sosyalizmin dünya coğrafyasından bir güç olarak yok olmasıyla birlikte, ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin, günümüzdeki ulusal mücadeleler üzerindeki en belirleyici dışsal belirleyenin etkisi altına girme tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Bu tehdidin panzehiri ise toplumsal kurtuluş ideolojisinin güç kazanmasına, bu hareketlerdeki sosyalizmin ideolojik ağırlığının artmasına, kendi bölgelerinde özel perspektifler üretebilmelerine, bu kapitalist güçlerin karşısında yeni bir alternatif üretebilmelerine bağlıdır. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı : 2, 15 16 Haziran 1997, “Dünden Bugüne Dünya ve Türkiye”)


Türkiye barış güçleri, Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşturulmasını, ülkedeki kanayan yaranın derhâl durdurulmasını, kirli savaşın sona ermesini istiyorlar. “Olağanüstü hâl”, “Bölge valiliği”, “koruculuk kurumu”, “özel tim” gibi yapılanmalara son verilmelidir. Susurluk çeteleri dağıtılmalı ve cezalandırılmalıdır. Savaş mağdurlarına tazminat ödenmelidir. Her zaman ve her yerde olduğu gibi, savaştan en ağır yarayı alan kadınların ve çocukların ruhsal ve bedensel sağlıklarını yeniden kazanması için köklü adımlar atılmalıdır. Savaşın yaraları her anlamda sarılmalıdır.

Herkesin bildiği gibi köylerin, ormanların yakılması, insanların toplu göçe zorlanması, kimyasal silah kullanımı, halkların düşman ilan edilmesi, kültürlerin yok edilmesi, ulusal ayrımcılık yapılması bütün uluslararası belgelerde insanlık suçu sayılmıştır. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 3, 10 Eylül 1997, “Barışı Kazanmak İçin Savaşmak Gereklidir”)

Ekonominin yanı sıra siyasal alanda da yıkım politikası egemen. “Susurluk’u çözemezsem başbakanlık bana haram olsun” diyen Mesut Yılmaz Susurluk’u gündeminden tamamen çıkardı. İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’a düzenlenen suikast girişiminin yeniden ortaya serdiği kanlı bağlantılar bile izlenmedi, olayın en alt düzeydeki faşist çete elemanlarının yakalanmasıyla çözüme kavuştuğu varsayıldı. Şemdin Sakık operasyonuyla Kürt sorununda askerî çözümün sağlandığı, “terörün sona erdirildiği” havası kim bilir kaçıncı kez yeniden ve pek yoğun olarak estirildiyse de gerçekler inatçı olduklarını bir kez daha kanıtladılar. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 5, 22 Temmuz 1998, “Tehlikeli Yönelim”)


Geçen sayımızda vurguladığımız gibi, egemen sermaye oligarşisi Türkiye’yi “dışta macera, içte yıkım” çizgisine sürüklüyor. Kürt sorununun askerî çözümü için “terörün dış desteğini ortadan kaldırma” gerekçesiyle Suriye’yle savaşın eşiğine geldik. ABD ve İsrail’le girişilen stratejik ittifak çerçevesinde iki yandan köşeye sıkıştırılan Suriye’nin Öcalan’ı topraklarından çıkarması, sorunları savaş tehditiyle çözme çizgisinin bir kez daha olumlanmasına yol açtı. Rusya yönetiminin siyasi sığınma hakkı tanımayı reddetmesiyle iyice zafer sarhoşu olduk. Ne var ki, İtalya’nın sığınma hakkını tanıyacağını ve bunu sorunun barışçı yollardan çözümü için bir fırsat olarak gördüğünü açıklamasıyla zafer sarhoşluğu öfke nöbetine dönüştü.

Koro hâlinde ulusal nefretleri körükleyen, iç savaş kışkırtıcılığına soyunan medya, sığınma hakkının temel bir insanlık hakkı olduğunu “unuttu”. Oysa, ilkokul tarih kitaplarında bile “Türkler’in kendilerine sığınanları ne pahasına olursa olsun başkasına teslim etmeme hasleti”yle övündüğümüzü herkes biliyor. Bu kitaplarda, “Atalarımızın kendilerine sığınan kişileri teslim etmemek için savaşı bile göze aldığı” cümlesini okumayan bir tek eğitimli kişi bile yoktur. En azından okur yazar olduklarını varsaymak zorunda olduğumuz anlı şanlı kişilerin ve medya mensuplarının bu hasleti başkalarında da görmekten neden bu kadar gocunduklarını anlamak gerçekten zor. Demek ki, bu kişiler para ve iktidar dışında değer tanımıyorlar. Ekonomik ve askerî tehditlerin işe yaramadığını görünce çılgına dönüyorlar. Kabagücün ve paranın hak yaratmadığı gerçeğini içlerine sindiremiyorlar.

Soğukkanlı bir değerlendirme yapan her gözlemci Suriye’ye savaş tehditleriyle başlayan sürecin Kürt sorununu dünyanın gündemine iyice oturttuğunu, sorunun evrenselleştiğini saptayabilir. Bu durumda, toplumsal zihniyetimizin, siyasal kültürümüzün insanlığın en asgari evrensel normlarıyla çeliştiği artık herkesin gözüne daha çok batacak. Politikacılarımızın, kurumlarımızın, zihniyetimizin, alışkanlıklarımızın ne kadar köhnemiş oduğu bu kez dünya ölçeğinde kanıtlanacak. Bütün “uygarlık” ve “çağdaşlık” iddialarımıza rağmen, attığımız her adımla büyük insanlıktan daha da uzaklaşıyoruz. Yanımızda dost olarak savaş tacirlerinden, Berlusconi gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa bulaşmış işadamı politikacılardan, dünya egemenliğini elinde tutmak için strateji hesapları yapan ABD’nin emperyalist yöneticilerinden, Netanyahu gibi siyonist ırkçılardan, faşistlerden ve mafya babalarından başka kimseyi bulamıyoruz.

Kana, gözyaşına, inanılmaz acılara, derin yaralara yol açan politikalarda ısrar edenler, insanlığın en temel normlarına uyum sağlayarak elde edilmesi mümkün barışçı çözümleri reddedenler, ülkemizin bugününe ve geleceğine gerçekten kıyıyorlar. Barışçı çözümleri elinin tersiyle itenler, ülkemizi ABD’nin emperyalist planlarına, İsrail siyonizminin payandalığına mahkûm ediyorlar. Unutmayalım ki, hiçbir şey halkların dostluğunun yerini tutamaz. Eşitlik ve özgürlük ilişkisi, ilişkinin taraflarını birlikte yüceltir, her iki tarafa da sayısız faydalar sağlar. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Yeni Bir Başlangıca Doğru”)


Her türlü ulusal ayrıcalığı reddetmek, her ulusun dil ve kültür özgürlüğünü eksiksiz tanımak, özgür ulusların özgür birliği esasına dayalı federasyon usulüne açık olmak, kanlı ulusal kavgalara yol açmamak üzere kendi kaderini tayin hakkını tanımak gibi temel demokratik ilkeler 75 yıl boyunca asla benimsenmemiş, aksine düşmanca karşılanmıştır. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Cumhuriyet’in 75. Yılında”)


Amerikan emperyalizminin düzenlediği bir uluslararası kontrgerilla operasyonuyla yakalanan Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim edildi. ABD, İsrail, Kenya ve üzerinde yoğun bir diplomatik baskı uyguladığı Yunanistan’ın katkısıyla yürüttüğü operasyondaki kilit rolünü hiç saklamıyor. ABD’nin en önde gelen gazetelerinden The New York Times , üst düzey Amerikan yetkililerine dayanarak, “Türkiye’nin Abdullah Öcalan’ı yakalamasına yardımcı olmak için ABD’nin dört ay boyunca çalıştığını” bildiriyor. (Tim Weiner, “US Agents Helped Turkey Find and Capture Kurd Rebel”, 20 Şubat 1999).

Amerikan yetkilileri bu hummalı çalışmanın gerekçesini şöyle açıklıyorlar: “ABD’nin Türkiye’yle gitgide yoğunlaşan yakın bir askerî ve istihbarat ilişkisi var. Türkiye Amerika pilotlarının İncirlik’teki NATO üssünden havalanarak Irak’a karşı harekât düzenlemesine izin veriyor. Bu üs, Amerikalılar’ın Irak’a karşı casusluk faaliyetleri için elektronik dinleme istasyonu olarak da hizmet görüyor.”( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Cumhuriyet’in 75. Yılında”)


ABD yetkililerinin açıklamasına göre, Türkiye Suriye’ye ultimatom vererek Öcalan’ı ülke topraklarından çıkarmadığı takdirde savaş açacağını bildirdiğinde, ABD de Suriye’den aynı talepte bulundu. ABD’nin ve Türkiye’nin baskısına dayanamayan Suriye 9 Ekim 1998’de Öcalan’ı Moskova’ya gönderdi. Öcalan’ın Suriye’yi terk ettiği İsrail istihbaratı tarafından saptandı.

Bundan sonra ABD, Rusya’yı ve Öcalan’a sığınma hakkı verebileceği düşünülen bütün Avrupa ülkelerini böyle bir karardan vazgeçirmek için didinip durdu. 2 Kasım 1998’de İtalya’ya gelen Öcalan l6 Ocak 1999’da sığınma hakkı elde edemeden İtalya’dan ayrılıp yeniden Rusya’ya geçti. Öcalan 30 Ocak’ta emekli Yunan generali Andonis Naksakis’in temin ettiği bir uçakla Atina’ya geldi. l Şubat’ta Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanma talebiyle Hollanda’ya girmek isteyen Öcalan’ın uçağına iniş izni verilmedi. Atina’ya dönmek zorunda kalan Öcalan ertesi gün Yunanistan hükümeti tarafından Kenya’nın başkenti Nairobi’deki Yunanistan büyükelçiliğine gönderildi.

Amerikan yetkililerinin açıkladığı gibi, Kenya, Öcalan’ın saklanması için en uygunsuz yerdi. Bağımsızlığını kazandığı 1963’ten beri geleneksel olarak yabancı sermaye ve özel sektör yanlısı politika izleyen bir diktatörlüğün hüküm sürdüğü Kenya, Afrika’da ABD’nin ve İsrail’in güvenilir bir müttefikiydi. Üstelik, Ağustos 1998’de Nairobi’deki Amerikan büyükelçiliğinin havaya uçurulması ve 213 kişinin ölmesinin ardından, Nairobi, olayı soruşturan Amerikan ajanlarıyla kaynıyordu.

Amerikalılar Öcalan’ın Yunanistan büyükelçiliğinde olduğunu hemen saptadılar ve Türkiye’ye haber verdiler. Yapılan pazarlıklardan sonra, kurulacak tuzağın planları hazırlandı ve operasyon başlatıldı. Yunan hükümeti Öcalan’a Hollanda’ya gidebileceğini bildirdi. Güya Hollanda’ya uçmak üzere Kenya güvenlik görevlilerinin refakatinde Nairobi havaalanına götürülen Öcalan orada bekleyen Türk komandolarına kıskıvrak teslim edildi ve Türkiye’ye getirildi. ( Ürün Kitap Dizisi Sayı: 6, Aralık 1998, “Cumhuriyet’in 75. Yılında”)


Öcalan’ın yakalanıp Türk makamlarına teslim edilmesi medyada şovenist bir kampanyaya yol açtı. Bir yandan “bu olayla devletin büyüklüğünün ispatlandığı, Türkiye’nin tıpkı ABD ve İsrail gibi, başka ülkelerde gizli operasyonlar yapacak güce ulaştığı” vurgulanırken , bir yandan da, “Apo’yu bize teslim edin, parça parça doğrayalım” diyen MHP’lilerin tepkileri televizyonlarda uzun uzadıya “halkın galeyanı” olarak yansıtıldı. İntikam çığlıkları ortalığı sardı.

Zafer sarhoşluğuna kapılan çevreler, ABD ve İsrail’in uluslararası hukuku sürekli ihlal eden zorba devletler olduğunu, bu durumun Uluslararası Adalet Divanı’nın çeşitli kararlarıyla da tescil edilmiş olduğunu, hukuksuzluğa özenmenin büyüklük sayılamayacağını unutturmaya çalıştılar. Büyüklüğün halkın yaşam kalitesini yükseltmekle, örneğin okullara giden küçücük öğrencilerin başlarına yıkılmayacak sağlamlıkta okul inşa etmekle; insanların hastane kapılarında sürünmemesini sağlamakla; emekçileri sendikasız ve sigortasız bırakmamakla; herkese iş, eğitim temin etmekle; halkın temel özgürlüklere sahip olduğu bir hukuk düzenine geçmekle; işkenceyi ortadan kaldırmakla; barış, dostluk ve kardeşliği egemen kılmakla; sömürüye son vermekle; görüşünden, dilinden, inancından, kökeninden dolayı kimseye zulmetmemekle; halkın büyük çoğunluğu en temel ihtiyaçlardan yoksun biçimde kıvranırken küçük bir azınlığın lüks içinde yaşadığı ayrıcalık, vurgun ve talan düzenine izin vermemekle ölçüldüğünü bir kez daha gizlediler.

Üstelik Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin acilen yanıtlanması istemiyle yönelttiği sorulara verdiği resmî yanıtta, “Türk özel timlerinin Kenya topraklarında operasyon yaptığı iddialarını” kesin bir dille reddetti, “Öcalan’ın Kenya yetkilileri tarafından yakalanıp etkisiz hâle getirildikten sonra havaalanında bekleyen Türk yetkililere teslim edildiğini” ve “Öcalan’ın gözlerinin de Kenyalı yetkililer tarafından bağlandığını” bildirdi. ( Cumhuriyet , 10 Mart 1999, s. 1). Görüldüğü gibi, bu resmî yanıt, büyüklük taslamak adına halka bile bile yalan söylendiğini belgeliyor. Medyanın ve medyaya yön verenlerin ikiyüzlülüğü gerçekten sınır tanımıyor.

Oysa ülkemizin ve bölgemizin ortak geleceği açısından yaşamsal bir sorunla karşı karşıyayız. Sorun böylesi sorumsuzlukları ve kışkırtıcılıkları kaldıramayacak kadar ciddidir. Naziler’in halkları son bireyine kadar yok etmeyi öngören “nihai çözüm”ünü çözüm olarak kabul etmeyen her insan bilir ki, köklü bir ihtilafın taraflarının eninde sonunda oturup anlaşmaya varması, uygar bir şekilde, barış içinde yaşama iradesini göstermesi kaçınılmazdır. Bu irade ise baskıdan, “ben güçlüyüm, seni kanırta kanırta yener, sana her istediğimi dayatır, seni yok sayarım” aymazlığından değil, eşitlikten güç alır, haklara saygı gösterilmesini gerektirir. Hiçbir şey halkların dostluğunun yerini tutamaz. Zafer sarhoşluğu, intikamcılık, öfke, bir siyaset olamaz. Kardeşliğin ve dostluğun önkoşulu eşitliktir. Türkler ve Kürtler kardeşlik, dostluk içinde yaşayacaklar demek, Türkler ve Kürtler eşit haklara sahip olarak yaşayacaklar demektir. Bu bilinci gösteremeyenler ülkemizin ve bölgemizin bugününe ve geleceğine kıyarlar.

Hele hele, ABD emperyalizminin ve İsrail siyonizminin bölgesel ve küresel stratejik hesaplarının bir parçası olmayı kabul ederek ülkemizin ve bölgemizin esenliği için böylesine önemli bir sorunda onları doğrudan doğruya taraf hâline getirenler, yeni Ortadoğu seferlerinde, yeni Balkan seferlerinde, yeni Kafkas seferlerinde yeni felâketlerin hazırlığını yapmış oluyorlar.

Öte yandan, herhâlde aklı başında hiç kimse, bir hareketin liderini ele geçirmekle o hareketin son bulacağını sanacak kadar saf değildir. Ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir birey, hareket demek değildir. Hareket yeni liderler çıkarır. Kitlelerin yaşamını ilgilendiren sorunlar çözülmedikçe hareket de varlığını sürdürür.

Yapılması gereken, sorunun çapına uygun köklü ve soğukkanlı bir siyaseti benimseyerek barışa yönelmek, kanayan yaraları sarmaktır. Siyasete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Barış elçisi olmak istediğini, Türk Kürt kardeşliğini sağlama yolunda köprü görevi üstlenmeye hazır olduğunu açıklayan Öcalan’a bunu kanıtlama fırsatı verilmesi ülkenin yararına olacaktır. Hukuksal teknik kavram olarak nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, onbeş yıldır can alan, ocak söndüren bu savaşın sona ermesinde ve çözüme kavuşturulmasında rol oynayabilmesi ortamının sağlanması ortak çıkarımıza olacaktır. Dökülen kanları, yaşanan acıları öne sürerek en ağır cezalardan, idamlardan dem vurmak bir çözüm getirmeyecek, belki de sorunu daha da ağırlaştıracaktır. Geçmişe değil, geleceğe bakmak gerekir. Kürt kardeşlerimize güçlü bir barış mesajı verilmesi, dostluğa, kardeşliğe dayalı ortak bir gelecek için güçlü bir irade beyanı demektir.

Kanun maddelerini öne sürerek böyle bir irade beyanından kaçınmak işin bahanesi olur. Bütün savaşlar, çatışmalar, ihtilaflar kanun maddeleriyle değil, siyasal irade ile biter; barış teknik bir iş değil, siyasal irade işidir. Ülkenin ve bölgenin bu yaşamsal sorununu siyaseten çözme iradesi ortaya konulduğunda, buna uygun hukuksal düzenlemeler çok kolayca yapılabilir. Böyle bir politika, Türkler’in, Kürtler’in ve hangi etnik kökenden olursa olsun bütün yurttaşların çıkarına olacaktır. Sorunun barışla çözülmesi, Türkiye’nin emperyalizmin savaş makinesine bağlanmasına, Amerika’nın şantajlarına boyun eğmesine, bölge halklarıyla düşmanlığa sürüklenmesine yol açan düzen ve tertiplerden kurtulması yolunda da büyük bir adım olacaktır.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri tartışmasına da böylesine kapsamlı bir siyasal açıdan bakılmalıdır. Kimileri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, asker üyelerin varlığı nedeniyle DGM’lerin bağımsız mahkeme sayılamayacağı ve dolayısıyla kararlarının hukuk açısından geçersiz olduğuna ilişkin kararından yola çıkarak, “bu sakıncayı düzeltelim, dünya kamuoyunun elinden bu gerekçeyi alalım ve Öcalan’a en ağır cezayı verdiğimizde kimsenin diyecek bir lafı kalmasın” görüşünü öne sürüyor. Bu görüşün, olayın çapını, siyasal önemini, bütün yurttaşların, toplumun bütününün bugününü ve geleceğini derinden etkileyecek bir karar noktasında bulunduğumuzu anlamayan, sığ, ufuksuz bir görüş olduğu açıktır.

Birincisi, DGM’ler sadece asker üyelerin varlığı nedeniyle değil, yapısı, işleyişi, yargılama usulleri, savunmaya getirdiği kısıtlamalar, ceza infaz kuralları vb. açısından doğal mahkeme ilkesine aykırı olağanüstü kurumlardır. 12 Mart 1971 cuntası tarafından dayatıldıktan sonra başını DİSK’in çektiği işçi sınıfı ve demokratik güçlerin eylemiyle hukuk sisteminden çıkarıldıktan sonra ancak 12 Eylül 1980 darbesiyle yeniden hukuk sisteminin içine yerleştirilmiş olan bu kurumlara yönelik eleştiri tek bir noktayla sınırlanamaz. İkinci olarak ve daha önemlisi, sorun teknik bir yargılamanın çok ötesinde boyutları olan yaşamsal bir siyasal sorundur ve konuya Türk Kürt kardeşliği, toplumun esenliği çerçevesinde, toplumsal varlığımızın yüce menfaatleri açısından siyasal olarak yaklaşma zorunluluğu vardır.

Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım. Hangi gerekçeyle olursa olsun, halka yönelik bütün bombalama, molotof, kundaklama vb. eylemler yanlış, gayrimeşru ve zararlıdır. Halka zarar veren, onları hedef seçen bütün eylemler ağır birer suçtur. İşe giden, çalışan, alışverişe çıkan, gezintiye çıkan, dinlenen, eğlenen masum insanları öldürmek, yakmak, yaralamak, terörize etmek faşist kontrgerilla taktiğidir ve kim tarafından yapılırsa yapılsın faşizme yarar. Bu tür eylemler hem felsefi açıdan, hem siyasal açıdan kesinlikle reddedilmelidir. Öte yandan, kurtuluş, eşitlik, özgürlük mücadelesi yürütmek adına halkların en büyük düşmanları emperyalistlerle sıkı fıkı olmak, onlara dayanarak çözüme ulaşılacağını sanmak, onların stratejik hesaplarına bel bağlamak hileli bir kumara oturmak demektir. Bu kumarda yazı da gelse, tura da gelse hiçbir zaman halklar kazanmaz; hep kapitalistler, emperyalistler, sömürücüler kazanır. Emperyalistler bir hareketi ortada bıraktığında da, o hareketin elinden tuttuğunda da kaybeden emekçilerdir, halklardır. Öcalan’ın yakalanmasında kapitalist emperyalist sistemin bir bütün olarak oynadığı rol gözleri açmalıdır. Diplomasi yapmak başkadır, diplomasinin labirentlerinde büyük güçlerin oyuncağı durumuna düşmek başkadır. Madalyonun bu yüzünde de tekrarlanması gereken büyük gerçek şudur: Hiçbir şey halkların dostluğundan daha değerli değildir. Enternasyonalizmden vazgeçenler emperyalizmin pençesine düşmekten, kapitalist sistemin basit bir halkası olmaktan kaçamazlar. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 1, Nisan Mayıs 1999, “Ortak Geleceğimiz İçin”)


16 Mart 1988 Halepçe Katliamı

Halepçe, Irak’ta canlı bir ticaret hayatına sahip ve yönetim merkezi özelliğinde bir Kürt şehriydi. Peşmergelere 30 yıldan beri verdiği güçlü destekle biliniyordu. Şehirde sosyalist, komünist grupların yanı sıra Celal Talabani’nin KYB’si ve İran yanlısı İslami Hareket Partisi aktif olarak faaliyet yürütmekteydi. İran Irak savaşının sonlarına yaklaşıldığı dönemlerde İran ordusunun saldırısına dayanamayan Irak hükümet güçleri geri çekildi ve Halepçe Kürtlerin eline geçti. Irak hükümetinin verdiği karşılık şehre kimyasal bomba atmak oldu. Şehrin 5000 sakini çoluk, çocuk, genç, ihtiyar demeden en ağır acılar içinde kıvranarak can verdi.

İnsanlık tarihine bir kara leke olarak geçen bu soykırım, o sırada henüz Saddam yönetimini desteklemekte olan ABD ve Avrupa egemenleri ve Özal yönetimi tarafından sessizce geçiştirildi. İki yüzlü bir tutumla, ancak Saddam ABD’nin ayağına bastığında gündeme getirildi. İlerici insanlık, Halepçe katliamını yapanları da, bu katliamı ancak işlerine geldiğinde hatırlayanları da nefretle anıyor ve anacak. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 1, Nisan Mayıs 1999, “Mart Ayı Bizi Anlatır”)

Kürt halkı ise, 21 Mart’ı zalim hükümdar Dehak’ın iktidarının Demirci Kawa önderliğinde yıkıldığı gün olarak kutlamaktadır. Efsaneye göre, halka zulmeden acımasız hükümdar Dehak, yaptığı işkencelerle ve uyguladığı baskılarla halkı susturmuş, halka hiçbir kurtuluş umudu bırakmamış. Ancak, demircilik yapan Kawa’nın önderliğinde harekete geçen halk, Dehak’ın sarayını ateşe vermiş ve kurtuluşunu ilan etmiş. O yüzden her Newrozda halk ateşler yakarak şenlikler yapmış ve kurtuluşunu kutlamış.

Bilindiği gibi Newrozun Türkiye’de kutlanması çoğu zaman yasaklanıyor ve büyük olaylara sebep oluyor; ama 95 96 yıllarında olduğu gibi devletin kutlamalar için kamyon lastiği dağıttığı da oluyor. 90’lı yılların başından beri her Newroz kutlamasında onlarca insanın gözaltına alındığı, yüzlercesinin yaralandığı, hatta bazen öldürüldüğü görülmektedir.

Her şeye rağmen, Newroz, asırlar geçse bile tüm halkların neşe, isyan ve mücadele günü olarak kutlanmaya devam edecektir. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 1, Nisan Mayıs 1999, “Mart Ayı Bizi Anlatır”)


Ülkenin bugünü ve geleceği açısından çok önemli bir konuda da önemli gelişmeler var. Öcalan davasının ilk aşaması, ekranları duygu sömürüsü yapan faşist grupçuklara ve kerameti kendinden menkul uzmanlara açarak ülkeyi bir uçtan öbür uca şovenist beyin yıkama sahnesine çeviren medyanın tek sesli korosunun eşliğinde çok kısa sürede idam kararıyla sonuçlandı.

Oysa Öcalan’ın mahkeme boyunca barış ve ortak yaşama iradesini ısrarla dile getirmesi, bu iradenin başkanlık konseyince desteklenmesi, toplumsal yaraları sarmak, ölümlere ve acılara son vermek isteyen herkese somut, elle tutulur bir imkân sağlamıştır. Ülkesine ve halkına karşı sorumluluk taşıyan herkes, bu imkânın şu ya da bu gerekçeyle heba edilmesini önlemekle yükümlüdür. Hep tekrarlıyoruz, halkların dostluğunun yerini hiçbir şey tutamaz. Eşitlik, barış, dostluk en büyük güçtür. Bağımsızlığımızı korumak, emperyalizmin stratejik hedeflerinin oyuncağı olmamak, ülkenin karanlık maceralara sürüklenmesini önlemek de bu büyük gücü bize kazandıracak sorumlu politikalara bağlıdır. Sorumlu politikanın ilk adımı da idama hayır demektir. Böylesine önemli bir ülke sorunununda sorumluluk ve duyarlılık zorunluluğu bir yana, Türkiye bütün uygar dünyanın reddettiği idam cezasının ilkelliğinden de derhâl kurtulmalıdır.

Öte yandan, ABD’nin ve müttefiklerinin Yugoslavya’ya karşı savaşı yarım bir zaferle sonuçlandı. ABD ve NATO bütün Yugoslavya’yı köleleştirme hedefini gerçekleştiremedi, ama Kosova emperyalist güçlerin işgaline uğradı. Bu emperyalist çözüm, yeni çözümsüzlüklerin de başlangıcını oluşturuyor. Kosova’nın geleceği şimdilik belirsiz; ama şovenist politikaların yolaçtığı felaketler, halkların dostuğunu öne almamanın emperyalizme verdiği kozlar ve ağır sonuçları şimdiden açık. ( Ürün Sosyalist Dergi Sayı: 2, Temmuz Ağustos 1999, “Sermayenin Saldırısına Karşı”)

HADEP, Doğu ve G.doğu Anadolu’da aldığı oyları geçen seçimlere göre arttırmıştır. 1995 seçimlerinde G.doğu Anadolu’da 2., Doğu Anadolu’da 4. sırada olan HADEP, diğer bölgelerde 7. sırada bulunuyordu. 18 Nisan seçimlerinde ise HADEP G.doğu Anadolu’da 1. sırada, Doğu Anadolu’da 2. sırada yer almış, diğer bölgelerdeki sırası değişmeden, gene 7. olmuştur.

Seçim sonuçlarını ve milletvekili dağılımlarını renkli verebilme olanağımız bulunsaydı, Türkiye haritasının dikine dilimler hâlinde üç renge ayrıldığı görülebilirdi. Ülkenin batısının DSP’yi, ortasının MHP’yi, doğu bölgelerinin ise HADEP’i birinci parti yaptığı çok kesin sınırlarla belli edilmiştir. Dolayısıyla, ülkenin bölünmemesi için gösterilen tüm gayretlerin seçimler esas alındığında boşa gittiği, mecliste temsil edilen partilerin hiçbirinin ülkenin bütününü kucaklayabilecek bir genişlikte olmadığı tespiti de yapılabilir.
______________________________________________________
Mücadeleye Devam, Zaferimizin Teminatıdır!
M.BOZIŞIK
DeWraNo isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com