Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Eskimeyen Konular

Eskimeyen Konular Eskimeyen siyasal, toplumsal sorunlar hakkında makalelerin yeniden yorumları.

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Materyalizm aslında nedir?
Cevaplar
225
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
9743
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 02.Eylül.2015, 13:47   #1
 
Hermes Trismegistus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hermes Trismegistus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Ağustos.2015
Üye No: 52872
Mesajlar: 272
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 15
51 Mesajına 61 Teşekkür Aldı
Question Materyalizm aslında nedir?

Her felsefe özsel olarak idealizmdir, çünkü ideayı belirlenimi olarak alır. Materyalizm de bir felsefe olarak görülmesi gereken düzeye dek özsel olarak bir idealizmdir (her ne kadar kötü bir idealizm olsa da).

Bu görüş, bu bakış açısı saltık gerçeklik olarak gördüğü maddeyi kendi felsefesinin merkezine yerleştirir. Madde kendi belirlenimi içinde yalnızca bir Kavramdır. Oysa felsefi materyalizm "madde"de özsel olarak bir kavramdan daha öte duyusal bir belirlenimin olduğu sanısı içindedir. Oysa bu Kavramın doğasına terstir, çünkü hiçbir kavram (kavram olarak kaldığı düzeye dek) duyusal bir belirlenimi kendi içinde taşımaz.
Çünkü hiçbir duyu dolaylılık taşımaz ve öznel olarak kalır. Kavramın doğasını taşıması gereken her belirlenim gibi nesnel bir düzleme getirilemezler. "Duyu" sözcüğü bile yalnızca bir kavramı imler. algının dolaylılığını anlatan bir devim olarak "duyu" bundan başka hiçbir duyusal belirlenimi kendi içinde taşımaz.

Öyleyse materyalizme karşı burada şu soruyu kaçınılmaz bir gereklilik olarak sormak gerekir. Eğer "madde" sözcüğüyle kavram olarak maddeyi belirtiyorsanız, bu sözcüğün kendinde duyusal bir belirlenim taşıdığını nasıl iddia edebilirsiniz? Ya da eğer bu sözcükle duyusal bir belirlenimin imlendiğini düşünüyorsanız, onun aynı zamanda bir kavram olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz? Varlık, Kavramından daha öte hiçbir belirlenim taşımaz. Eğer aksini iddia ediyorsanız öyleyse bu belirlenimin ne olduğunu söyleyin? Kant'ın bilinemez kendinde şey'i değil midir o belirlenim? Aslında Varlığın Kavramdan hem daha öte bir belirlenim taşıyıp, hem de bu belirlenimin ne olduğunun, nasıl birşey olduğunun söylenememesi tam bir saçmalıktır. Çünkü eğer bu daha öte "belirlenim" gerçek bir "belirlenim" olsaydı ne olduğunun bilinmesi gerekirdi. Oysa materyalist bilinç Varlıkta hep Kavramında olmayan daha öte bir belirlenim olduğunu söyler, ama bu belirlenimin ne olduğunu söyleyemez ve "utangaç materyalist" Kant'ın bilinemezciliğine düşmekten kurtulamaz. Ve "madde", materyalizmde -tıpkı Kant'ın kendinde şeyi gibi bilinemez, ötesine gidilemez- aşkın birşey olarak kalır. Burada maddenin belirlenim olarak kendinde ne taşıdığının sorusu felsefeye değil, ama pozitivist bilime ait olarak görülebilir. Gerçekten de felsefi bilginin önemini kavramayan eğitimsiz bir bilinç bunu böyle görecek. Oysa maddenin Varlığının Kavramından daha öte bir belirlenim (materyalizmin iddia ettiği gibi duyusal bir belirlenim) taşıdığının sanılması ölçüsünde, maddenin özü olarak görünen bu hayali belirlenim saltıktır ve bilinçten ayrı kendinde bir gerçeklik taşıyor olarak hep ulaşılamaz bir "öte yan" olarak kalacaktır.

Bir materyalist olan Marx'ın felsefi ilhamı burada aniden sona erer ve doğuştan gelen bir dahiliğin neticesi olarak zaten felsefenin boş bir uğraş olduğunu ve bilimin başladığı yerde felsefenin bittiğini ileri sürer. Gerçekten tam da bir materyalist kafaya yakışır bir bakış açısı. Marx'ın felsefesi gerçekten de eğitimsiz insanın sanılarıyla, kuruntularıyla, duygularıyla, hayalleriyle, sağduyusuyla yüklü olduğu ölçüde kendisine hatırı sayılır bir taraftar bulmuştur. Marx da niceleri gibi anlamakta güçlük çektiği Hegel'i yorumlamakla yetinmiştir. Kendi felsefesine karşıt olarak hayali bir Hegel, hayali bir idealizm yaratmıştır. "Maddeyi yaratan bilinç değil, bilinci yaratan maddedir." gibi pek çoğunun sağduyusuna hitap eden bir önerme ileri sürmüştür. Gerçekte "bilinç"ten kasıt insan bedeni veya beyniyse, o da tıpkı her madde gibi bir maddedir. Ama madde nedir Marx için? Duyusal bir belirlenimi olan bilinemez bir kendinde şey. Eğer sorun neyin birincil, neyin ikincil olacağı ise madde kendisinde bir kavram belirleniminden öte hiçbir belirlenim taşımadığı ölçüde bilincime aittir. Bilinç olmadığı sürece Ben kavrayan bilinç olarak bir madde kavramına sahip olamam. Bu bilincin maddeyi yarattığı anlamına gelmez. Eğer madde yalnızca duyusal birşey olarak görülürse, o da bilinci yaratmış olamaz; bilinç (kendini düşünen Ben) duyusal değildir.

Aslında yaratmak, bir devim olarak, özsel olan bir varlığın kendisinden ayrı başka bir özsel varlık meydana getirmesidir. Burada yaratan ve yaratılan olarak iki varlık da yaratma devimi için özseldir, içlerinden biri özsel değilse yaratma devimi oluşamaz. Oysa maddeyi yaratan bilinç veya bilinci yaratan madde önermesini ileri sürenler yalnızca birini özsel olarak görüp, diğerini özsel olmayan olarak görerek, ikisinden birine hiçbir gerçeklik yüklemezler. Ama bu bir yaratma devimi değil, olsa olsa öz ve görüngü olarak bir varoluştur. Marx da bunu böyle görür ve madde burada tek gerçektir, özdür. Öyle ki bilinç, bu özün sadece yanılmaya yetenekli olan bir yansımasından başka bir şey değildir. Burada yansıma olarak düşüncenin hiçbir gerçekliğinin olmadığı söylenir. Sadece yanılmaya yetenekli bir varoluş taşıdığından maddi süreçte sürekli sınanması gerekir.
Şimdi kim bu görüşün bizden ayrı, bizim dışımızda varolan ve kendi kaprislerine göre bizi yöneten ve bizim ona karşı hiçbir gerçekliğimizin olmadığı o meşhur despot tanrı tasarımından farklı olduğunu iddia edebilir? Madde beni her an, hayatımın her alanında yönetiyor olmasına rağmen ben onu bilmiyorum, üstelik biraz değişken kaprisli bir yapısı olduğundan düşüncemin doğruluğundan emin olmak için sürekli ona başvuruyorum. Bunun çoğu insanın zihnindeki o tanrı tasarımından farkı nedir?

Marx'a göre madde sürekli ve kendiliğinden devim halindedir. İnsan etkinliğinin, iradesinin bu devimde hiç bir payı yoktur. Zaten insan maddeden daha öte bir belirlenim taşımadığı için o da maddedir ve dolayısıyla -o birşeyde etkin olsun ya da olmasın- onun edimi de maddenin kendiliğinden devimine tabidir. Madde çoğu kimseye göre en somut şeydir. Öyle ki onda belirlenimsiz olan hiçbir şey yoktur. Bu sanı öyle bir sanıdır ki materyalizm hem madde kavramında hayali bir duyusal belirlenimin olduğu sanısı içindedir, hem de bu belirlenimi bilmez; ama yine de onun en somut şey olduğunu söyler, ki baştan sona belirlenebilir (Determinizm). Bu durum materyalist felsefeyi ikiye ayıracak kadar bir karşıtlığı içinde barındırır. Madem herşey baştan sona bir belirlenim içerisindedir veya belirlenebilir, öyleyse niye düşüncemizin gerçekliğini sürekli sınamak için pratiğe başvuruyoruz? Bu karşıtlığa bağlı olarak bu bölünme marksist ideolojide de kendini göstermiştir. Çünkü marksizm bir yandan bir bilim olduğu iddiasındadır ve komünizmin kaçınılmaz olarak geleceğini söyler, ama yine buna rağmen Lenin devrimin olabilmesi için işçilerin dışarıdan bilinçlendirilmesi gerektiğinden bahseder. Bu çelişkiyi Rhadamante mahlasıyla açtığım konuda daha evvel belirtmiştim.

Burada soru şudur: Madde nasıl kendiliğinden bir devim yapabilir ya da daha doğrusu nasıl ereksel olarak, kendini bir erek uğruna geliştiren bir devim yapabilir? (Tanrı benzetmemi hatırlayın).

Geldik diyalektik mevzusuna. Bu da öbür yazının konusu.
______________________________________________________
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapı açılır.
Hermes Trismegistus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 14:12   #2
 
Hermes Trismegistus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hermes Trismegistus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Ağustos.2015
Üye No: 52872
Mesajlar: 272
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 15
51 Mesajına 61 Teşekkür Aldı
Standart

Cep telefonundan direkt yazdığım için imla hatalarını çok yapıyorum. Kusura bakmayın.
______________________________________________________
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapı açılır.
Hermes Trismegistus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 14:12   #3
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,598
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,570
837 Mesajına 1,572 Teşekkür Aldı
Standart

Madde nasıl devrim yapar biliyor musun, senin suratına iki yumruk patlatır. Ondan sonra devrim yaptım der. Şimdi anladın mı? Üç kağıtçı cambaz sahtekar. Marks'ı anlamamışsın. Materyalizm'i bilmiyorsun. Marks maddenin kendi başına devrim yapacağını nerede ne zaman söylemiş? Kalkmışsın materyalizmi eleştiriyorsun. Materyalizmi bilmiyorsun. O anlattıkların materyalizm değil. Marks'ın felsefenin boş bir uğraş olduğunu, bilimin başladığı yerde felsefe biteceğini nerede söylemiş. O söylemi bul getir bakalım tam olarak senin yansıttığın gibi mi söylemiş o zaman göreceğiz.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 14:17   #4
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

Abiyogenez - 1: Kimyasal Evrim, Canlılık ve Cansızlık Tanımları
Evrim Kuramı'nı inceleyen her birey, mutlaka bu araştırmalarının bir noktasında, "en başa gitme" merakımızdan ötürü canlılığın başlangıcına, en başa, ilk canlının oluştuğu noktaya ulaşmış bir vaziyette bulacaktır kendini. Bu noktada kafalar iyice karışacak, evrim tam olarak anlaşılmış olsa bile "ilk canlı"nın nasıl var olabileceği cevapsız kalıyormuş gibi bir yanılgıya düşülecektir. Halbuki bilim, halen üzerinde tartışıyor olmakla birlikte, canlılığın başlangıcı sorusuna oldukça net, en azından bilimsel mantık ve şüphe sınırları dahilinde tatmin edici cevaplar bulmuştur. Bu cevaplar, tam da beklendiği gibi, herhangi bir doğaüstüne işaret etmemekle birlikte, tam tersine yüzyıllardır süregelen "metalaştırma" ve "üstünleştirme" merakımızı yerle bir eden bir şekilde, canlılığı sıradanlaştırmakta ve oldukça basit kavramlardan yola çıkarak açıklamaktadır. Ve hatta artık modern bilim, bu yazı dizimizde de açıklayacağımız üzere, anlaşma kolaylığı amacıyla kullanılan haricinde, bilimsel olarak "canlılık" ve "cansızlık" kavramlarını birbirinden ayırmamakta, bir arada kullanmaktadır. Yani günümüzde artık "canlı" ya da "cansız" diye bir ayrımdan, en azından bilimsel olarak, bahsedilmemektedir. Günlük kullanımda halen belirli tip varlıkları belirtmek amacıyla bu kelimelere yer verilmektedir; ancak ana konu eğer "canlılık kavramı" olacak ise, biyologların çoğu canlılık ile cansızlık arasında bir ayrıma gitmekten uzak durmakta, bu ikisi arasında belirgin bir çizgi olmadığını açıkça ifade etmektedirler. Zaten yazı dizimiz süresince bu gerçekle sizi yüz yüze getireceğiz.


En başından itibaren unutmamak gerekir ki aslında canlılığın başlangıcı, Evrim Kuramı'nın ilgi alanında değildir! Evrim Kuramı, canlılığın "bir şekilde" başlamasından sonra, nasıl çeşitlendiği ile ilgilenmektedir. Canlılığın ilk başlangıcı ile ilgilenen bilim biyokimya ile bu bilim dalının altında yer alan Abiyogenez Kuramı'dır. Dolayısıyla evrimsel biyoloji ile ilgili bir tartışmada, karşınızdaki kişi evrimin canlılığın başlangıcını açıklayamadığını iddia edecek olursa, "Evet, çünkü evrimsel biyolojinin konusu bu değil." demeniz yeterli olacaktır. Bilim, bir bütün olarak, canlılığın cansızlıktan nasıl evrimleştiğini (burada neden "evrimleşmek" dediğimizi izah edeceğiz) gayet net biçimde açıklayabilmektedir. Ancak bununla ilgili bilim dalı evrimsel biyolojinin kendisi değildir.*






Elbette ki, Evren'deki her şey gibi, canlılığın başlangıcı da bilimsel bir perspektiften ele alınmalıdır. Zira yine Evren'deki her şey gibi, canlılığın ilkin başlangıcı da doğaüstüne ihtiyaç kalmaksızın, tamamen doğal açıklamalarla izah edilebilmektedir. Biz bu yazı dizimizde, size bu izahlardan günümüzde en güçlüsü olarak karşımıza çıkan Abiyogenez Kuramı'ndan, yani "canlılığın", "cansızlıktan" evrimleşerek başladığını konu edinen kuramdan yola çıkarak açıklamalarda bulunacağız. Yukarıda, canlılığın cansızlıktan "evrimleşmesi" dedik, çünkü gerçekten de evrimsel süreci andıran bir kimyasal evrim süreci söz konusudur. Bu evrim, biyolojik evrim ile birebir aynı olmasa da, aradaki analojileri görmek oldukça kolaydır. Üstelik günümüzde, evrimsel biyoloji o kadar güçlü bir bilim dalı haline gelmiştir ki, birçok diğer bilim dalı gibi biyokimya da evrimsel biyolojiden gücünü alır hale gelmiştir.


Bu yazı dizimizde sizlere insanlar olarak bizlerin "canlılık" dediğimiz olayın, "cansızlık" olarak tabir ettiğimiz formdan nasıl evrimleştiğini açıklamaya çalışacağız. Hemen her şeyi adım adım göstermeye çalışacağız, böylece popüler kültürde ciddi bir biçimde abartılan ve abartılagelmiş olan "canlılık" kavramının, aslında o kadar da özel olmadığını ve cansızlıktan evrimleşmesinin sanıldığı kadar zor bir olay olmadığını göreceksiniz. Bu ilk yazımızda, sizlere doğrudan canlılık ile cansızlık kavramlarının nasıl birbirinden tamamen farksız olduğunu göstereceğiz.

Kavramların gerçek anlamlarını öğrenebilmemiz gerçekten çok önemli, çünkü ne yazık ki eğitim sistemimiz terimleri doğru bir şekilde öğretebilmekten çok çok uzak. Pek çok kavram, eğitim hayatımız boyunca yanlış ve "sınava yönelik" öğretiliyor. Ne var ki bilim, eğitim sistemimizin sandığından ve bildiğinden çok çok ileride. Bu sebeple bazı düzeltmeler yapmamız ve akıllarda oluşturulan bazı anlamsız tabuları kırmamız gerekiyor. Belki de, bu kavramların en başında "canlılık" ile "cansızlık" ayrımı geliyor. Buna Evrim Mekanizmaları ile ilgili yazılarımızda tekrar değineceğiz; esasında orası için ayırdığımız bir açıklamayı, burada, en başından yapmak istiyoruz; çünkü "canlı" ve "cansız" ayrımını anlamak, belki de Biyoloji'yi anlayabilmenin ve Evrimsel Biyoloji'yi kavrayabilmenin başında geliyor. Öyleyse lafı daha fazla uzatmadan başlayalım:

İlk olarak, bilimsel olarak hiçbir şey, esasında, ne "canlı"dır, ne de "cansız"dır. İnsanoğlu, etrafına bakıp varlıkları sınıflandırmak istemiş ve belli başlı özellikler taşıdığı için bazı varlıklara "canlı" demiş, bu özellikleri taşımayan varlıklara ise "cansız" demiştir. İnsanın tanımına göre, bu canlı-cansız farkına sebep olan belli başlı özellikler şöyle sıralanabilir:


Uyarana tepki gösterme
Üreme
Büyüme ve Gelişme
İç Dengeyi Koruma
Belli bir organizasyona sahip olma
Metabolik faaliyetleri gerçekleştirme ve enerji üretme
Adapte olabilme


Eski dönemlere ait kaynaklara göre bu özelliklerin hepsini bir arada bulunduran varlıklar "canlı", bunları bir arada bulundurmayan varlıklar ise "cansız" varlıklardır. Kimi kaynak bunlardan sadece ilk 4'ünü canlılık belirtisi olarak yeterli bulmaktadır ve diğerlerini elemektedir. Ancak uzun on yıllardır (ve hatta geniş skalada yüz yıllardır) bu tanımlama sürekli olarak tartışılmıştır ve hala da, azalmakla birlikte, tartışılmaya devam etmektedir. Çünkü bazı "cansız" olarak görülen varlıklar ciddi biçimde "canlı" gibi gözüken özelliklere sahip olabilmektedir (örneğin, tamamen "cansız" olmasına rağmen uyarana tepki verebilme örneği: Instant Hot Ice ve bütün amator videolar). Örneğin virüsler ve priyonlar hakkında keşfettiklerimiz, bu tanım için giderek başa bela bir hal almışlardır. Modern zamanlarda yapılan deneylerle cansızlıktan canlılığın laboratuvar koşullarında yaratılabileceğine dair ilk verileri toplamamızla birlikte de iş, içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Aslında insanlar binlerce yıl öncesinden beri, yukarıda belirttiğimiz özellikleri taşıyan varlıklarda bir "can" (halk arasındaki kullanımı hatırlarsak: insan için "ruh", diğerleri için "can") olması gerektiğini düşünmüştür. Çünkü insanlara göre, bir maddeye böyle bilinçli ya da bilinçli-benzeri davranışları katan şey fizik-üstü bir olay olmalıydı. İlk doğduğu zamanlarda bilimsel çalışmalarda da bu kavramlara yer verilmiş, böylece günümüze kadar gelecek terminoloji, hatalı içerikte de olsa bilime yerleşmiştir.*

Halbuki, modern bilim açısından, günlük ağzın aksine bu kavramların (ne "can", ne de "ruh") hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır ve hatta bunların gerçek olmadıkları artık bilinmektedir. Biyoloji'nin derinliklerine inen bilim insanları, önce organlarımızı, sonra dokularımızı, sonra hücrelerimizi keşfetmiştir. Buraya kadar her şey "canlı" gözükmektedir ve bu yüzden tanımlamada bir sıkıntı bulunamamıştır. Ancak daha da derinlere indiğimizde, hücrelerin içerisindeki neredeyse her olayı gözlemleyebilir hale geldik. Ve bu boyutta, hücrelerimizin içerisinde faaliyet gösteren yapıları incelediğimizde, bir canlı ile cansızı ayırmanın olanaksız olduğunu fark ettik. Yani hücresel boyuta kadar her şey canlı gibi gözüküyor olsa da, hücre altı boyutta keşfettiğimiz her şeyin, normalde "cansız" olarak nitelediğimiz moleküller ve atomlar yığını olduğunu gördük.


İşte o zaman anlamaya başladık: Gerçekte, Evren'in özünde aradığımız gibi bir canlı-cansız farkı bulunmuyor. Çünkü bu iki kategori de, belli başlı fiziksel ve kimyasal tepkimeler sonucu oluşan ve varlığını sürdüren yapılardır. Bir demir, oksijenin bulunduğu uygun bir ortamda sürekli tepkimeye girerek paslanmaktadır. Aynı oksijen, hücrelerimiz içerisinde bulunan bir diğer kimyasal olan şekerler ile tepkimeye girerek enerji üretimini sağlamakta ve bu, hücrenin "canlılığını" sürdürmektedir. Peki, demiri "cansız", hücreyi "canlı" yapan nedir öyleyse? İnsanlığın uydurduğu tanımlar haricinde, hiçbir şey. İkisi de, sıradan atomlar ve moleküller yığınıdır. Tek fark, bu kimyasal tepkimelerin toplamı, eğer oluşturduğu veya içerisinde bulunduğu varlığa yukarıda sayılan belli başlı özellikleri kazandırıyorsa, o varlık bizim için*"canlı" olmaktadır. Bu, insanın kendince uydurduğu asılsız (ancak günlük iletişimde işe yarar) bir sınıflandırmadır.*

Buraya kadar anlattıklarımız anlaşılabildiyse, şimdi yıllardır öğrenegeldiğimiz kalıpları yıkmaya başlayabiliriz. Bunu yapmak sandığınızdan kolay olacak. Her ne kadar yukarıda verdiğimiz liste, neredeyse her birey ve hatta eğitim sistemimiz tarafından benimsenmiş olsa da, bunların esasında ne kadar cansız şekillerde meydana geldiğini göreceğiz. Eğer ki yukarıda sayılanlar canlılığa "canlılık katan" niteliklerse, o zaman bu maddelerin oluşumlarının temelinde cansız süreçler bulmamamız gerekir. Halbuki az sonra göreceğiniz gibi gerçek, beklediğimizin tam zıttıdır.


Şimdi her birine tek tek ve mümkün olduğunca kısaca bakarak, büyük ölçekte baktığımızda canlılığın sözde "tartışılmaz" ilkeleri olan bu maddelerin, moleküler düzeyde cansızlıktan nasıl ayıramayacağımızı görelim



1) Uyarana Tepki Gösterme: Bu, belki de canlılık tanımları içinde kullanılan en anlamsız maddedir. Zira Evren'deki bildiğimiz fizik kurallarına tabi olan her varlık, uyarana tepki göstermektedir. Buna basitçe "etki-tepki ilkesi" diyoruz ve 17. Yüzyıl'da Sir Isaac Newton tarafından keşfedilen bir gerçek bu. Şimdi itirazlar olacaktır, "Bir topun yerden sekmesindeki topun tepkisiyle, bir insanın ani bir harekete tepki göstermesi bir mi?" diye. Evet, birdir. Sadece insanın durumunda arada birkaç fazladan aracı bulunur (o da sadece bazı durumlarda). Şöyle ki:

İnsanın yüzüne hızla elinizi savurursanız birey, hemen hemen aynı anda geriye çekilecek ve gözlerini yumacaktır. Uyarana tepki göstermenin en tipik örneklerinden biri budur. Bunu büyük ölçekte incelediğimizde, gerçekten de bir topun sekmesinden oldukça farklı olduğunu sanarız. Sanki bir "bilinç", özellikle o etkiden kaçıyormuş gibi hissederiz. Halbuki olan şey son derece "cansız" bir olaydır. Etki (örneğin savrulan el) yüze doğru yaklaşırken, ele çarpan "cansız" ışık fotonları göze ışık hızında ulaşır ve kırılarak ışığa duyarlı hücreler üzerine düşerler. Bu fotonların her birinin farklı açılarda, farklı hücrelere çarpması, bu hücrelerde farklı değişimlere sebep olur. Bu değişimler, bazı kimyasalların ışığın etkisi sebebiyle değişen yapıları aracılığıyla çeşitli tepkimelerin başlamasından ibarettir (tıpkı çakmağın düğmesine bastığınızda alevin çıkması gibi, basmazsanız çıkmaz). Ancak bu kimyasalların değişimi aynı zamanda bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri üzerinde aksiyon potansiyeli*denen elektrokimyasal (ve tamamen "cansız") atımlar (pulslar) oluşturur. Bu elektrokimyasal atımlar, son derece yüksek hızda beyne iletilir. Bu iletimin tamamı kablolardan iletilen elektriğin hareketinden çok farklı değildir. Tek fark, kablodaki elektrik elektronların fiziksel hareketiyle sağlanırken, hücrelerimizde iyonların (yüklü moleküllerin) hareketiyle sağlanır. Gelen bu farklı atımlar, ışığın düşüş şekline, açısına, miktarına, vb. fiziksel özelliklerine göre farklı "atım kodları" oluşturur. Bu adeta Mors alfabesinde olduğu gibi, farklı uzunluk, frekans, şiddet, vb. özellikteki sinyallerden ibarettir. Bu farklı atımlar, beyinde bulunan sinir hücrelerinde farklı biyokimyasal tepkilerin oluşmasına sebep olurlar. Bu tepkimeler de son derece "cansız" olan kimyasal değişimlerdir (örneğin nükleofilik kimyasalların uyarılmasıyla sinirlerdeki P-X bağları kırılır). En basit anlatımıyla, elektrokimyasal atımların farklı şiddet-frekans değerlerinin, farklı kimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesini sağladığını söyleyebiliriz. Bunların her biri sonucu üretilen kimyasal ürünler, yapılan "etki"ye karşı "tepki" oluşturmamızı sağlar. Bu tepki, basitçe yeni bir elektrokimyasal atımın üretilmesidir (az önce bahsettiğimiz tepkimeler sonucunda). Bu atım, aynı hızla kaslara gider ve bu kaslarda belli biyokimyasal değişimler gerçekleşir (bazı iyonlar hücre içine girer, bazıları dışarı çıkar, yeni bağlar kurulur, bazı tepkimeler dengesiz hale gelir ve belli yönde değişimler olur, vs.). Bu sebeple göz kapaklarımız kapanır, vücudumuz geri çekilir (örneğin bel altımız sabit kalacak şekilde bel üstümüz geriye kayar). İşte tüm etki-tepki olayı, içerisinde cansız tepkimelerden başka en ufak bir şey görülmeyen ve kimyasal tepkimelerle açıklanamayan hiçbir noktası bulunmayan bir süreçtir. Burada meydana gelen her bir tepkime birkaç nanosaniye-mikrosaniye arasında gerçekleştiği için (toplam tepki süresi 100-300 milisaniye kadardır), sanki birey aynı anda geri çekiliyormuş gibi görünür; halbuki arada bir zaman farkı vardır.

Şimdi topa bakalım: Bir topun yere düşüp sekmesi olayı, çoğunuzun umursamadığı kadar basit bir olay değildir. Daha doğru bir ifadeyle, yukarıda anlattığımızdan daha az karmaşık bir olay değildir. Bizim basit düşünüyor olma sebebimizse, öğrenim hayatımız boyunca gördüğümüz -modern bilime kıyasla- ufuk daraltıcı Klasik Fizik açısından düşünmemizdir. Bu açıdan bakacak olursak top, yere düştüğünde "çarpar" ve belli bir kuvvetin etkisi altında geri seker. Halbuki iş bundan ibaret değildir. Kuantum Mekaniği sayesinde her şeyi atom yığını olduğunu ve cisimlerin davranışlarının asıl sebebinin atomik ilişkiler olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla top, belli tip atomları bir arada bulunduran bir yığın olarak görülmelidir. Yer de, benzer şekilde çok çeşitli atomları bulunduran dev bir yığındır. Bu iki atom yığını karşılaşmadan önce ve karşılaşma gerçekleşene kadar atomlar birbirlerine doğru hareket etmeye meyillidirler (Newton'un yerçekimi kuramına göre kütleçekim kuvvetinden ötürü, görecelik kuramına göre uzay zamanın bükülmesinden ötürü, kuantum mekaniğine göre karanlık madde ve enerjiden ötürü). Bu yüzden top, yere doğru hareket eder. İlk olarak topun yere en yakın noktasındaki atomlar, sonrasında ise belli bir katman kalınlığındaki atomlar yerdeki atomlarla iç içe geçmeye başlarlar. Bu katman kalınlığındaki hacimde atomlar birbiri içerisine girerler ve topun bir kısmı ile yerin bir kısmı "bir" olurlar. Bu birlik sırasında, atomun içerisinde, çekirdek etrafında dolanan elektronlar birbirlerine çok yaklaştıklarında, aralarında güçlü bir itme kuvveti oluşur ve elektronlar birbirlerini giderek artan bir şiddetle iterler. İşte bir noktada, atomlar arası çekim kuvveti, elektronların birbirini itme kuvvetine yenik düşer ve top geriye doğru fırlar. Bu süreçte atomlar giderek birbirlerinden uzaklaşırlar ve aralarındaki etkileşimler karmaşık bir biçimde değişir. En nihayetinde, topun üzerindeki son atom da yerden ayrılır ve top tekrar havaya fırlamış olur. Yani bir topun sekmesi olayı da, öyle doğrudan "çarptı sekti" denecek kadar basit bir olay değildir. Tıpkı savrulan elden vücudu kaçırma gibi.






Görüldüğü gibi, atomik düzeyde bir insanın bir etkiye verdiği tepki ile, bir topun yerden sekmesi, temel olarak birbiriyle aynıdır. İkisi de oldukça karmaşık olaylar sonucu oluşsa da, basit ilkelerle açıklanabilirler. İkisinde de doğaüstü bir açıklamaya ("ruh" ya da "can" gibi) ihtiyacımız yoktur.


Yukarıdaki detaylı anlatımımız anlaşıldıysa, diğer hepsinin mekanik temellerini anlamak göreceli olarak kolay olacaktır. Bu sebeple, teknik detayları üzerinde düşünmeyi size bırakarak, olabildiğince kısa bir biçimde geçmeye çalışacağız.






2) Üreme:*

Üreme (bu durumda eşeyli üremeyi ele alalım; ancak eşeysiz üreme de benzer ve daha basittir), bilindiği üzere genetik materyalin aktarıldığı üreme hücrelerinin (sperm ve yumurta gibi) birleşmesi sonucu gerçekleşen olayın adıdır. Bu olay sonucunda, bu olaya katılan iki bireyin özelliklerinin harmanlandığı bir ürün ortaya çıkar. Peki canlılığın süregelmesinde kilit rol oynayan bu olay, yukarıda yaptığımız gibi kimyasal tepkime zincirleriyle, dolayısıyla tamamen mekanik basamaklarla açıklanamaz mı? Elbette açıklanabilir.

"Hücre" dediğimiz yapı, içerisinde sayısız kimyasal tepkimenin döndüğü bir fabrika gibidir. Bu tepkimeler sonucunda birçok ürün ve değişim meydana gelir. Ve hücre, canlılığın temel yapı birimi olarak görülmektedir. Ancak nasıl ki, içerisinde ne kadar karmaşık işler dönüyor olursa olsun bir fabrikaya "canlı" demiyorsak (sırf karmaşıklığından ötürü), hücreye de herhangi bir maddeden üstünmüş ya da farklıymış gibi yaklaşmak çok modern bir davranış olmayacaktır. Çünkü hücreyi hücre yapan bütün tepkimeler, tıpkı bir demirin yanması gibi "cansız" tepkimelerdir. Tek bir tepkime dahi yoktur ki, demirin yanmasından farklı bir şekilde gerçekleşsin (biraz daha karmaşık olabilir, biraz daha az karmaşık olabilir, ancak temelde tamamen farklı olamaz). Eğer öyleyse, hücrenin "canlılığı" nerede başlar, "cansızlığı" nerede biter? Eğer ki şekerin oksijenle birleşmesi tamamen "cansız" bir kimyasal tepkimeyse, hücreye, yani bu tepkime ve benzererinin bütününden oluşan yapıya neden "canlı" deriz?*Buna mantıklı ve genel geçer bir cevap vermek imkansızdır. Çünkü canlıları "canlı" yapan unsurlarla ilgili ön kabullerimiz (yukarıda saydığımız maddeler) keyfi ve geçersizdir.*

Bir hücrenin bölünme/üreme işlemi de tamamen biyokimya kontrollü bir olaydır. Hücreler, tiplerine göre üç farklı bölünme türüyle çoğalabilirler: amitoz, mitoz veya mayoz. Bu üç bölünme arasındaki tek fark, içeriğindeki faz sayılarıdır. Evrimsel süreç ile öngörebileceğimiz gibi, çoğunlukla (ama her zaman değil!) basitten karmaşığa evrimleşmiş olan mekanizma ve yapılar, üreme olayında da görülmektedir. Önce en basit bölünme tipi olan ve oldukça rastlantısal oluşan amitoz oluşmuş, sonrasında ise sırasıyla, giderek kontrollü ve karmaşık bir hale gelen mitoz ve mayoz evrimleşmiştir. Dediğimiz gibi en karmaşık üreme biçimi olan mayozu bile ele alacak olsak, gördüğümüz olaylar son derece mekanik ve sıradandır: belirli kimyasalların salgılanması ve üreme hücrelerine ulaşması sonucu, hücreler içerisindeki genetik materyal çözülür ve bir dizi kimyasal tepkime sonucunda hücre 4 yeni hücreye ayrılır. Bu süreçte kromozomlar eşlenir, kopyalanır ve dağıtılır. Tüm bu olaylar sırasında her zaman hatalar ve eksikler de olur (hiçbir sistem kusursuz değildir!). Üremeye odaklanacak olursak, eşeyli üreme sonucu üretilen üreme hücresi, örneğin sperm, tamamen kimya kontrollü bir şekilde, yumurtanın salgıladığı kimyasallara doğru fiziksel kuvvetlerin etkisiyle "çekilir" ve yine tamamen kimyasal tepkimelerle, spermin akrozomu eriyerek içerisindeki genleri yumurta içerisine aktarır, yani "kaynaşma" gerçekleşir. Bunun sonucunda yine detaylıca bilinen kimyasal tepkimeler sonucu zigot oluşmuş olur ve arka arkaya gelen mitozlarla yavru oluşmaya başlar.


Bu süreç içerisinde de, bilimsel sınırlar dahilinde açıklanması mümkün olmayan hiçbir nokta bulunmamaktadır.



3) Büyüme ve Gelişme: İşte bu kısım da, zigotun oluşumundan sonraki basamaktır. Zigot oluştuktan, birey ölene kadar sürekli olarak mitoz geçirerek hücre sayısı artar. Ortalama 10 trilyon hücreye sahip olana dek bu bölünmeler sürer. Esasında burada olan hücresel bir değişimden çok, hücre yığınlarında meydana gelen değişimdir. Burada dikkat çekebilecek bir nokta, hücrelerin nasıl birbirleriyle iletişim kurarak ortaklaşa çalıştıkları ve ne zaman, nerede olmaları gerektiğini nasıl biliyor olduklarıdır. Bu, konu hakkında bilgisiz bir insana büyüleyici gelse de, hücreler arası kurulan yağ zırhı köprüleri ve kanalcıkları, buralardan aktarılan kimyasallar, vb. düşünüldüğünde, çok da abartılı bir durum olmadığı görülecektir. Hücreler arası iletişim (ve çoğunlukla oluşabilen iletişimsizlik sorunları), günümüzde detaylıca bilinmektedir. Örneğin bir hücrenin kulak hücresi olacağına karar veren bir dizi genin varlığı tespit edilmiştir. Bu genlerin ne zaman aktive olacağının da hiçbir gizemli yanı yoktur: ilkin yapıdaki embriyonun ana rahmindeki konumuna bağlı olarak farklı hücreler, farklı fiziksel değişimler geçirmek durumunda kalırlar. Çünkü hücre içerisinde biriken kimyasalların derişim farkları, hücreleri farklı tiplerde değişimler geçirmeye zorlar. Bir noktadan sonra, farklı bölgelerde yerel olarak farklılaşan hücre grupları arasındaki etkileşimler de, bir sonraki basamakta ne gibi değişimler olacağını belirler. Genler, sırasıyla ve etraflarındaki fiziksel/kimyasal uyaranlar etkisi altında okunmayı sürdürdükçe, hücreler farklılaşır, değişir. Bunun sonucunda dışarıdan gözleyen biri, organizmanın büyüdüğünü ve geliştiğini görecektir. Elbette tüm bu konular ayrı ayrı ders kitaplarına girebilecek kadar geniş olduğundan, burada yüzeysel bir yaklaşım sunabiliyoruz. Dediğimiz gibi, detayları ve incelikleri konusunda düşünmeyi biraz da size bırakıyoruz. Fakat biliniz ki, gelişim biyolojisi dahilinde gelişimin tüm basamakları sadece fizik ve kimya yasalarıyla kolaylıkla açıklanabilmektedir (meraklılar ders kitaplarına başvurabilirler).



4) İç Dengeyi Koruma (Homeostasis):*Canlıların varlıklarını sürdürebilmelerinin tek yolu, kimyasalları kullanarak ürettikleri enerjiyi harcayarak kendilerini düzensizliğe iten tüm faktörlere karşı gelmektir. Bunu bilim insanları iç dengenin korunması olarak tanımlamaktadırlar. Örneğin bir kaya, bizim kategorizasyonumuz dahilinde cansızdır. Bunu gösteren en temel özelliklerden bir tanesi kayanın fiziksel bütünlüğünü bozmak için sarf edeceğiniz çabaya (enerjiye) karşı koyabilecek bir kimyasal-fiziksel mekanizmasının bulunmayışıdır. İşte canlılığı modern kategorizasyon dahilinde ayırt etmemizi sağlayan bu en temel unsur bile, tamamiyle mekanik bir biçimde izah edilebilir. Örneğin yukarıda izah ettiğimiz yüz kaçırma refleksi, bu dengenin sürdürülebilmesi için önlem amaçlı geliştirilmiş bir tepkimeler bütününün sonucudur. İç denge, illa önlem içerikli olmak zorunda değildir. Örneğin vücudunuza gereğinden fazla asidik besinler/içecekler aldığınızda, vücut çevresine uygun olacak biçimde evrimleştiği dengeyi korumak adına alkalin yapılı kimyasallar salgılayarak asidi dengelerler (bunların salgısını tetikleyen asidin vücuda girişi sonucu hücrelerde meydana gelen kimyasal değişimlerdir). Dolayısıyla her canlı varlık, "elinden geldiğince" (yani genleri ve biyokimyasal yapısı izin verdikçe) iç dengesini ve yapısını korumaya çalışır. Bunu, enerji sarf ederek yapmak zorundadır (bkz: termodinamik yasaları ve evrim). Eğer başarılı olamazsa (enerjisi yetmezse), iç dengesi veya genel yapısı bozularak "ölür". İşte canlılık ile cansızlık arası geçiş böyle tanımlanmaktadır. Görülebileceği gibi tüm bu basamaklar tamamen mekaniktir.



5) Belli*Bir Organizasyona Sahip Olma: Modern canlılık tanımının iki ayağından biri az önce izah ettiğimiz iç denge ise, ikincisi bu maddedir. Her canlı yapı iç denge sonucu korunan bir yapıya sahiptir. Modern canlılık tanımı dahilinde -az sonra anlatacağımız gibi- her canlı, varlığını koruduğu sürece organizasyonunu da korumak zorundadır. Aksi takdirde cansız konuma geçecektir. Organizasyona sahip olma durumu da, zaten adından da anlaşılabileceği gibi tamamen fiziksel bir konudur. Çünkü bir canlının dış yapısını, şeklini, büyüklüğünü, vücut ölçülerini belirleyen fizik yasalarıdır. Dünya'nın yerçekim ivmesi, üzerindeki birçok canlının şekilsel niteliklerini sınırlandırmaktadır. Örneğin Mars'a giden bir birey, orada yaşadıktan sonra Dünya'ya dönecek olursa buraya adapte olması neredeyse imkansızdır. Çünkü kütleçekim ivmesi Mars'ta, Dünya'dakinin 3'te 1'i kadardır. Bu da, tüm kemik yapısının fiziksel etkiler altında değişmesini gerektirir. Ancak kemiklerimiz bu kadar kolay değişemeyeceğinden ötürü, belli bir süre sonunda Mars'ta eriyerek küçülseler de, Dünya'ya dönünce tekrar sertleşerek eski hallerine dönemezler ve birey iskelet ve kas sorunları çeker. Araştırmacılar, Dünya'nın yerçekim ivmesi herhangi bir şekilde farklı olacak olsaydı, üzerindeki tüm canlıların fiziksel özelliklerinin de farklı olacağını izah etmektedirler. Çünkü organizasyonumuz, vücudumuzun dış yüzeyi ile iç hacmi arasındaki dengeyi de belirlemektedir. Bu denge, ancak belli sınırlara kadar korunabilmektedir. Bu sınırları belirleyen fiziki dış koşullardır.




6) Metabolik Faaliyetler Gerçekleştirme: Metabolizmanın mekanikliğini anlamanın en basit yolu, solunum gibi bir faaliyeti düşünmektir. Daha önce de değindiğimiz gibi, solunum bir yanma tepkimesidir. Yani oksijen, tıpkı demirin paslanması sırasında gözlemlediğimiz gibi bir tepkime sonucu, glikozu yakar (elbette, buradaki yanmaktan kasıt alev almak demek değildir). Bu yanma sonucunda oluşan kimyasallar, vücut içerisinde bulunan diğer kimyasal yolaklara katılarak, glikozun içerisindeki enerji açığa çıkarılmış olur. Böylece, yukarıda izah ettiğimiz gibi, üretilen enerji çeşitli işlerde harcanarak yapı sürdürülebilir. Diğer tüm metabolik faaliyetler de, tamamen kimyasal ve fiziksel etkilerle açıklanabilir. Örneğin "acıkma" refleksinin nasıl oluştuğunu düşünerek pratik yapabiliriz (ipuçları: midenin belli bir düzeyde boşalması, kandaki kimyasal oranlarında değişmeler, beyindeki bölgelerin uyarımı)



7) Adapte Olabilmek: Bunu canlılık kriterleri arasına eklemek bile ciddi bir tartışma konusudur. Çünkü adapte olmak bir özelliğin değil, bir sürecin adıdır. Bir yapının niteliksel ve niceliksel özelliklerine bakarak adapte olup olamayacağını anlayamayız. Zira, adaptasyon bir bireyin özelliği değil, bir popülasyonun özelliğidir. Bu sebeple adaptasyon yetisini bir canlılık unsuru olarak saymak doğru değildir. Zaten modern bilim dahilinde adaptasyon (ve evrim), canlılığın sonucunda var olabilen bir yasa olarak görülmektedir. Biyotanın (canlılığın) olmadığı bir yerde, biyolojik evrimden bahsedilemez. Adaptasyonu bir canlılık belirtisi olarak görmek, konu içerisinde bir paradoks yaratmaktadır. Bu yüzden günümüzde bu madde canlılık nitelikleri arasında kabul görmez. Ne var ki, göreceği varsayılsa bile, bu durum da tamamen fiziksel ve kimyasal süreçlerin etkisiyle izah edilebilir. Zira adaptasyonu mümkün kılan, yapıların iç denge ve organizasyonlarını korumak adına birbirleriyle mücadele etmek durumunda kalması (çünkü kaynaklar sınırlıdır, çevre acımasızdır) ve bu mücadelede her bir bireyin diğeriyle eşit özelliklere sahip olmamasıdır (bkz: genetik). Bunun sonucunda oluşabilecek tüm durumlar, basit fizik ve kimya yasalarıyla incelenebilmektedir.


Tüm bunlardan ve çok daha fazlasından görülebileceği gibi, canlılığı "canlı" yaptığını iddia ettiğimiz unsurların hiçbiri, cansızlıktan bağımsız olarak düşünülemez. Peki, eğer özelliklerin kendilerinin canlılık ile alakası yoksa, nasıl bunlara sahip olan varlıklar, diğer varlıklardan farklı olabilmektedirler?




Modern Canlı-Cansız Tanımı: Kimyasal Evrim

İşte bu noktada, bir gerçeği görmemiz şarttır. Etrafımızdaki bazı varlıklar, diğerlerine göre oldukça aktiftirler ve bütünlüklerini diğerlerine göre çok daha başarılı olarak koruyabilirler. Dolayısıyla etrafını inceleyen insanlar da, çoğunlukla kolay ve alışageldiğimiz bir biçimde canlılar ile cansızları birbirinden ayırabilirler. Peki böylesi niteliksel farklılıkların varlığı, canlı-cansız ayrımı yapabilmemiz için yeterli midir?

Hayır! Modern tanımlamada bile canlı ile cansızın özünde birbiriyle tamamen aynı olduğu gerçeği yatmaktadır ve bilim insanlarının büyük bir kısmı bu gerçeği kabul ederler. Dolayısıyla hangi tanım yapılırsa yapılsın, bu gerçek akıldan çıkarılmamalıdır:*Canlı ve cansızlar arasında, hiçbir fark bulunmaz.

Peki, en azından anlaşma kolaylığı sağlamak ve varlıkları kategorize edebilmemiz açısından modern canlılık tanımı nasıl yapılmaktadır?

Bunun için aslında yapmamız gereken oldukça basittir: en başından beri insanların yaptığı gibi, etrafımıza bakmak gerekir. Ancak onların muğlak biçimde tanımladığının aksine, daha kapsayıcı ve net bir tanım yapmak yerinde olacaktır. Etrafımıza baktığımızda, bazı varlıkların bütünlüklerini aktif olarak koruyabildiklerini ve belirli, daha doğrusu düzenli bir organizasyonları olduğunu ve daha da önemlisi, bazı varlıklarda bu ikisinin aynı anda bulunduğunu görürüz. Bunun haricinde tanıma katmaya çalışacağımız her nitelik, gereğinden fazla istisna yaratarak tanımın kapsayıcılığını bozacaktır.

Şimdi, bu tanımı yapabilmemizi sağlayan şu 2 ana özelliğe daha yakından bakalım:

1) Organizasyon: Bu kavrama birçok farklı açıdan yaklaşmak mümkündür. Ancak bu noktada bizim ilgilendiğimiz organizasyon tipi, bütünlüğünü belli bir düzeye kadar koruyabilen ve dış etkilere karşı belli bir düzeye kadar dağılmayan bir yapının bulunmasıdır. Evren'deki her varlık, gerekli şiddetteki etkinin altında atomlarına ve hatta daha fazlasına ayrılacaktır (örnekler: bir bölgeye atılan atom bombası, insana hızla çarpan bir araba, kayaya indirilen bir balyoz darbesi, vs.). Ki zaten bu gerçek de bize her varlığın özünde aynı olduğunu ve canlı ile cansız ayrımının doğada bulunmadığını bir diğer açıdan göstermektedir.

2) Aktivite: Bahsedilen, belli bir düzeye kadar dengeli olan organizasyon içerisinde, temel olarak iki biyolojik amaca hizmet edecek çeşitli aktivitelerin düzenli olarak sürdürülmesi demektir. Bu iki temel biyolojik amacı (başka yazılarımızda daha detaylı anlatacağımız gibi) şöyle tanımlayabiliriz: hayatta kalmak*(veya varlığını sürdürmek) ve üremek*(veya çoğalmak). Bu aktiviteler, tamamen biyokimya temelli ve teknik olarak "cansız" olmakla birlikte, bizlerin yapacağı "canlı" tanımının belirlenebilmesi için, organizasyon ile birlikte olmazsa olmazdır.*


Canlılığı tanımlamamızı sağlayan aktivitenin en önemli bileşeni, genetik materyaldir. Çünkü organizasyonun sürdürülebilir olmasını sağlayacak olan aktivite, genetik kod tarafından düzenlenir. Şimdiye kadar genetik koda sahip olmadan tanımladığımız canlılığın iki niteliğini bir arada bulundurabilen hiçbir varlığa rastlanmamıştır.*

Dolayısıyla, burada anlaşılması gereken en önemli nokta, yukarıdaki iki olgunun mutlaka bir arada bulunması gerektiğidir. Eğer bu olguların ikisi de bir arada bulunmuyorsa, o varlığı, bizim "canlı" diyeceğimiz kategoriye koymak doğru olmayacaktır.



Biraz analiz yaparak örnekler üzerinden gidelim:

Kaya: Dev bir kaya parçası düşünün. Bu kaya parçasının belirli bir organizasyonu bulunmaktadır (dış şekli ve yapısı). Bu organizasyon, belli bir düzeydeki kuvvetlerin etkisinin bulunduğu durumlar haricinde oldukça sabit ve değişmezdir. Yani kolay kolay kırılmaz, dağılmaz, parçalanmaz. Bu özelliği ile kaya, canlılığın "organizasyon" kriterini sağlamaktadır. Ancak bu organizasyonu dahilinde hiçbir aktivite bulunmaz. Varlığını aktif olarak sürdürmesine*olanak sağlayacak hiçbir olay bünyesinde gerçekleşmez. Bu açıdan kaya, net bir şekilde, modern canlılık tanımına göre "cansız" bir varlıktır.





Sinek: Öte yandan ufacık bir sinek, belli bir organizasyona sahiptir ve belli bir düzeye kadar kuvvetlere dayanabilmektedir. Bu açıdan, organizasyonu kolay kolay bozulmaz ve aradığımız kriteri sağlar. Aynı zamanda, organizasyonu dahilinde sürekli olarak hayatta kalma ve üremeye yönelik bir aktivite gerçekleşmektedir. Bu aktivite gerek beyninden kaynaklı olsun, gerek kas hücrelerinden kaynaklı olsun, bir şekilde, tamamen cansız tepkimelerle yürütülmesine rağmen, en nihayetinde hayatta kalma ve üremeye yöneliktir. Dolayısıyla sinek, iki kriterimize de uyarak canlı bir varlık olduğunu göstermektedir.






Sünger: Hayvanlar Alemi içerisinde bir şube olarak karşımıza çıkan bu canlı grubu, canlılığın oldukça muğlak bir tanım olduğunu göstermek için faydalıdır. Süngerler, esasında gelişmiş bir hücre kolonisidir. Dışarıdan bakıldığında cansız gibi gözükseler de, esasında hücrelerden oluşan ve belli bir şekle sahip olan yapılardır (yani bir organizasyona sahiptirler). Her ne kadar bu şekil asimetrik olsa da, bu canlılar dışarıdan bir etki olmadığı sürece bu şekillerini korurlar. Aynı zamanda, bu canlılar içerisinde bir aktivite de bulunmaktadır. Yani bu canlılar organizasyonlarını koruyabilmek ve varlıklarını sürdürmek için aktif olarak enerji sarf ederler. Ne var ki, organizasyonlarını bozmak son derece kolaydır. Eğer ki süngerleri bir rendeden geçirecek olursanız, milyonlarca hücreye ve hücre kümesine ayrılacaktırlar. İşte burada ilginç bir durum karşımıza çıkar: canlılık, adeta "el değiştirir". Artık sünger eski bütünlüğünü yitirmiştir, dolayısıyla canlı değildir. Ancak zaten artık ilgilenebileceğimiz bir yapı da kalmamıştır ortada. Elimizde kalan hücreler ve hücre yığınları ise organizmalarını ve aktivitelerini sürdürebilirler, dolayısıyla halen canlıdırlar. Üstelik bu parçalar bir araya gelerek yeni bir sünger yapısı oluşturabilirler. Bu bize yaşam ve ölümle ilgili çok ilginç fikirler verebilir. Her ne kadar süngerlerde organizasyonun bozulması tolere edilebiliyor olsa da, daha karmaşık canlılarda bu mümkün olamamaktadır. Ancak canlılığın yapının durumuna göre belirlendiğine dair güzel bir örnek olarak bunu da sunmak istedik.





Virüs: Virüsler, çok uzun süreden beridir canlı mı yoksa cansız mı olduğu tartışılmakta olan; ancak çok büyük oranda bilim insanı tarafından "cansız" olduğu kabul edilen yapılardır. Bizim yaptığımız tanım dahilinde, zaten canlı olamayacağı kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Çünkü virüslerin, belli bir konak hücre haricinde varlıklarını sürdürürken belli bir organizasyonları daima bulunur. Bir kılıf içerisinde, geçici olarak işe yaramayan bir genetik madde, sürekli olarak bir oraya bir buraya savrulur. Genellikle kristalize (ve net bir şekilde cansız) olarak bulunan bu yapı içerisinde herhangi bir aktivite olmadığı için virüsler konak dışarısındayken cansızdır (virüsler bir konak olmadan herhangi bir faaliyet gerçekleştiremezler).*Peki ya konak içerisindeyken? Bu defa da, virüsün kılıfı, hücrenin dış çeperine yapışır ve genetik madde hücrenin içerisine akar. Bu genetik madde (virüsü temsil etmektedir), her ne kadar artık aktiviteye sahiptirse de, bu defa da kendisine ait bir organizasyonu bulunmamaktadır. Üstelik aktivitesi de oldukça sınırlıdır. Genetik materyal organizasyonunu korumak amacıyla enerji harcayamaz, dolayısıyla organizasyonu aktif olarak koruyamaz. Dolayısıyla virüs, hücre içerisinde de cansızdır.*İşte buradan da anlaşılabileceği gibi virüsler, "canlı olmaya çok yakın olmalarına rağmen henüz olamamış, cansız" varlıklardır.






Tabii, tüm bu kategorizasyonu yaparken tekrar tekrar uyarmakta fayda görüyoruz: Doğada, aslında bu ayrım yoktur! Bu tanımlamayı insan türü olarak biz, birbirimizle iletişim kurabilmek ve doğadaki varlıkları kategorize edebilmek için var etmekteyiz. Dolayısıyla özünde bakıldığında bir virüs de, bir insan da cansızdır!*Eğer ki bir gün bir kömür parçası, kategorizasyon yapabilecek düzeye ulaşacak olsaydı (bu, hipotetik bir açıklamadır), emin olun ki kategorizasyon için kullandığı öncelikler, bizimkilerden tamamen farklı olacaktır. Muhtemelen elmas ve grafit ayrıcalıklı olacak, bizleri var eden nükleotitler ve proteinler gibi diğer yapılar ikinci planda tutulacaktır. Bizim kategorizasyonumuzda da canlılar ön plana alınmaktadır ve cansızlar ikincil planda tutulmaktadır. Çünkü biz, kendimize ait özellikleri gördüğümüz yapılara öncelik/üstünlük vermekteyiz.*

Peki, en başından neden böyle bir ayrım görüyoruz? Doğada neden farklı özellikte yapılar var? Cansız özellikleriyle canlı özellikleri neden doğada var? İşte burada karşımıza kimyasal evrim kavramı çıkıyor.

Kimyasal evrim, Evrimsel Biyoloji'nin bilimin ve yaşamın her alanına dahil olmasıyla birlikte, biyokimya alanında çalışan bilim insanlarının keşfettikleri son derece güçlü bir doğa yasasıdır. Bu yasaya göre, canlılar üzerinde net bir biçimde gözlemlediğimiz evrimsel yasalar, biyokimyasal moleküller düzeyinde de geçerli olabilmektedir. Çünkü farklı molekül kombinasyonlarının oluşturduğu yapıların bazı versiyonları çevreye daha uyumluyken, bazıları daha uyumsuz olabilecektir. Bu yapıların, nükleotitlerin tepkimeleri yönlendirici özelliğinin etkisi altında evrimleşmeleri kaçınılmazdır. Çünkü her seferinde, genetik yapıdan ötürü oluşabilen biyokimyasal dizilerin ortama en uygun olanları varlıklarını sürdürebilecek ve canlılığın cansızlıktan evrimine katkı sağlayabilecektir. Yapısı uyumlu olmayan kimyasallar ise en başından elenecek veya canlılığa herhangi bir katkı sağlayamayacaktır. Bu da, canlılığın cansızlık içerisindeki evrimi sırasında olmuş olabilecek olaylara ışık tutmamızı sağlar. Üstelik, yapılan biyokimya deneylerinde kimyasal evrimin mümkün olduğu ve canlılığın evrimleştiğini düşündüğümüz okyanus tabanlarındaki volkanik bacalar etrafında geniş bir kimyasal çeşitliliğin bulunduğu ispatlanmıştır. Çeşitliliğin genişliği, evrimin de kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.





Bu açıdan bakıldığında, vücudumuzda bulunan karbon ile kömür içerisinde bulunan karbon birbiriyle tamamen aynıdır. Peki neden bizdeki karbondan ve benzeri moleküllerden ötürü biz "canlı" olurken, kömür "canlı" olamamaktadır? Bunu, yukarıda yaptığımız gibi keyfi kategorizasyonlarımız haricinde açıklamanın bir yolu yoktur. İşte bu yüzden canlılık ile cansızlık arasında fark olmadığını belirtiriz.

Fakat aynı karbon atomlarına sahip kömür ve insan gibi varlıkların, birbirinden bu kadar farklı özelliklere sahip olabilmesinin sebebi, karbonun en başlarda, Dünya'nın oluşumundan sonraki 600 milyon yıl içerisinde, farklı alanlarda, farklı şekillerde değişmiş olmasındandır. Örneğin, sonraki yazılarımızda izah edeceğimiz koaservatların (en ilkin hücre yapısı) bünyesindeki karbon, günümüze kadar gelecek Hayat Molekülleri'nin temelini oluştururken, toprağın altında biriken karbon önce kömürü ve sonrasında elması oluşturmuştur. Karbon aslında aynı karbondur; ancak ürün, çok uzun değişimler sonucunda, tamamen farklı olmaktadır. İşte kimyasal evrim, aynı karbonun bu kadar farklı nitelikte yapılar oluşturacak şekilde yönelmesinin sebeplerini açıklayabilmektedir.




Sonuç

Sonuç olarak, canlılık ve cansızlık sadece tanımlardan ibaret olan, iki varlık tipidir. Bu iki varlık tipi, tıpkı tüm canlıların ortak bir atası olması gibi, tüm varlıkların ortak atası olan ve genellikle (ve doğrulukla) "cansız" olarak düşünülen maddeden evrimleşmiştir. Özünde, ikisi de aynı cansız varlıktan, maddeden (ya da enerjiden) oluşmaktadır. Sadece, aşırı uzun süreli farklılaşma, onlar arasındaki bu derin farkları doğurmaktadır. Günümüzde, insanın sıradışı (!) olduğunu "düşünmemizi" sağlayan "düşünce" bile, tamamen cansız, elektro-biyokimyasal olaylar zinciri ile kolaylıkla açıklanabilmektedir.

Doğada, hiçbir varlığın doğa üstü bir özelliğine rastlanmamıştır ve şimdiye kadar ortaya atılan tüm doğa üstü iddialar, bilimsel gerçeklerle düzeltilmiş ve etkisiz kılınmıştır. Canlılık ve cansızlık da, her ne kadar günlük hayatta sıklıkla aksini kullansak da, birbiriyle tamamen aynı yapıya sahip, sadece özelleşme ve değişme konusunda farklılaşmış olan varlık tipleridir.

Bunu anlayan biri, Darwin'in heyecan ve hayranlıkla ifade ettiği bu yaşam görüşündeki muhteşemliği fark edebilecektir. Üstelik bu muhteşemliğin gücünü arttıran, bu hayat görüşünün gücünü doğadan ve salt gerçeklerden alıyor olmasıdır.

Umarız faydalı olmuştur.

Saygılarımızla.
ÇMB (Evrim Ağacı)




Abiyogenez Yazı Dizisinin Diğer Yazıları:


Abiyogenez - 1: Kimyasal Evrim, Canlılık ve Cansızlık Tanımları
Abiyogenez*- 2: Canlılığın Temelindeki Moleküllere Giriş: 'Hayat Molekülleri'
Abiyogenez*- 3: Nükleotitler, Genler, DNA, Kromozom ve Diğer Genetik Yapıların Özellikleri ve İşleyişi
Abiyogenez*- 4: İlk DNA Nasıl Oluştu? - Retrovirüsler, "Önce-RNA Hipotezi" ve "RNA Dünyası Kuramı"
Abiyogenez*- 5: Ribozim, RNA ve DNA'nın Evrimi
Abiyogenez*- 6: İlkin Dünya Koşullarında Koaservatların Cansızlıktan Evrimi ve Yağların Önemi
Abiyogenez*- 7: Büyük Hayat Moleküllerinin Oluşumu ve Canlılığın Cansız Temeli
Abiyogenez*- 8: Koaservatların Evriminin Kısa ve Dar Bir Özeti
Abiyogenez*- 9: Proteinler Kendi Kendilerine Nasıl Oluştular? Proteinin Oluşma Hesapları Üzerine...
Abiyogenez*- 10: Bütün Canlıların Ortak Amacı Neden "Hayatta Kalmak" ve "Üremek"tir?



Kaynaklar ve İleri Okuma:

Biogenesis, abiogenesis, biopoesis and all that, Carl Sagan, Origins of Life and Evolution of Biospheres,*Volume 6, Number 4*(1975),*577,*DOI:*10.1007/BF00928906
Conversion of light energy into chemical one in abiogenesis as a precondition of the origin of life, T.E. Pavloyskaya, T.A. Telegina, Origins of Life and Evolution of Biospheres,*Volume 19, Numbers 3-5*(1989),*227-28,*DOI:*10.1007/BF02388822
Abiogenesis and photostimulated heterogeneous reactions in the interstellar medium and on primitive earth: Relevance to the genesis of life,*A.V. Emeline et al.,*Journal of Photochemistry and Photobiology C: Photochemistry Reviews,*Volume 3, Issue 3, 31 January 2003, Pages 203–224
The possibility of nucleotide abiogenic synthesis in conditions of “KOSMOS-2044” satellite space flight,*E.A. Kuzicheva,*Advances in Space Research,*Volume 23, Issue 2, 1999, Pages 393–396
The emergence of the non-cellular phase of life on the fine-grained clayish particles of the early Earth's regolith, Mark D. Nussinov, et al.,*Biosystems,*Volume 42, Issues 2–3, 1997, Pages 111–118
Models for protocellular photophosphorylation,*Peter R. Bahn, et al.,*Biosystems,*Volume 14, Issue 1, 1981, Pages 3–14
Evolution and self-assembly of*protocells,*Richard V. Sole,*The International Journal of Biochemistry & Cell Biology,*Volume 41, Issue 2, February 2009, Pages 274–284
Sufficient conditions for emergent synchronization in*protocellmodels,*Journal of Theoretical Biology,*Volume 254, Issue 4, 21 October 2008, Pages 741–751
The emergence of ribozymes synthesizing membrane components in RNA-based*protocells,*Wentao Ma, et al.,*Biosystems,*Volume 99, Issue 3, March 2010, Pages 201–209
The “protocell”: A mathematical model of self-maintenance,*Helmut*Schwegler, et al.,*Biosystems,*Volume 19, Issue 4, 1986, Pages 307–315
Computational studies on conditions of the emergence of autopoietic*protocells,*Naoaki Ono,*Biosystems,*Volume 81, Issue 3, September 2005, Pages 223–233
Bifurcation for a free boundary problem modeling a*protocell,*Hua Zhang, et al.,*Nonlinear Analysis: Theory, Methods & Applications,*Volume 70, Issue 7, 1 April 2009, Pages 2779–2795
Protocell*self-reproduction in a spatially extended metabolism–vesicle system,*Javier Macia, et al.,*Journal of Theoretical Biology,*Volume 245, Issue 3, 7 April 2007, Pages 400–410
A nonlinear treatment of the*protocell*model by a boundary layer approximation,*Kazuaki Tarumi, et al.,*Bulletin of Mathematical Biology,*Volume 49, Issue 3, 1987, Pages 307–320
A model for the origin of stable*protocells*in a primitive alkaline ocean,*W.D. Snyder, et al.,*Biosystems,*Volume 7, Issue 2, October 1975, Pages 222–229
Facilitated diffusion of amino acids across bimolecular lipid membranes as a model for selective accumulation of amino acids in a primordial*protocell,*William Stillwell,*Biosystems,*Volume 8, Issue 3, December 1976, Pages 111–117
The origins of behavior in macromolecules and*protocells,*Sidney W. Fox,*Comparative Biochemistry and Physiology Part B: Comparative Biochemistry,*Volume 67, Issue 3, 1980, Pages 423–436
Self-organization of the*protocell*was a forward process,*Sidney W. Fox,*Journal of Theoretical Biology,*Volume 101, Issue 2, 21 March 1983, Pages 321–323
From prebiotic chemistry to cellular metabolism—Thechemicalevolution*of metabolism before Darwinian natural selection,Enrique Melendez-Hevia, et al.,*Journal of Theoretical Biology,*Volume 252, Issue 3, 7 June 2008, Pages 505–519
Natural selection in*chemical evolution,*Chrisantha Fernando, et al.,*Journal of Theoretical Biology,*Volume 247, Issue 1, 7 July 2007, Pages 152–167
Chemical evolution*of amino acid induced by soft X-ray with synchrotron radiation,*F. Kaneko, et al.,*Journal of Electron Spectroscopy and Related Phenomena,*Volumes 144–147, June 2005, Pages 291–294
Radiation-induced*chemicalevolution*of biomolecules,*Kazumichi Nakagawa,*Radiation Physics and Chemistry,*Volume 78, Issue 12, December 2009, Pages 1198–1201
Evolution*of DNA and RNA as catalysts for*chemical*reactions,*Andres Jaschke, et al.,*Current Opinion in Chemical Biology,*Volume 4, Issue 3, 1 June 2000, Pages 257–262
Anatomical correlates for category-specific naming of*living*andnon-living*things,*Carlo Giussani, et al.,*NeuroImage,*Volume 56, Issue 1, 1 May 2011, Pages 323–329
Formamide in*non-life/lifetransition,*Raffaele Saladino, et al.,*Physics of Life Reviews,*Volume 9, Issue 1, March 2012, Pages 121–123
Major*life-history*transitions*by deterministic directional natural selection,*Lars Witting,*Journal of Theoretical Biology,*Volume 225, Issue 3, 7 December 2003, Pages 389–406
From the*primordial soup*to the latest universal common ancestor,*Mario Vaneechoutte, et al.,*Research in Microbiology,*Volume 160, Issue 7, September 2009, Pages 437–440
How life evolved: Forget the*primordial soup,*Nick Lane, The New Scientist,*Volume 204, Issue 2730, 14 October 2009, Pages 38–42
Modelling the early events of*primordial*life, Yu. N. Zhuravlev, et al.,*Ecological Modelling,*Volume 212, Issues 3–4, 10 April 2008, Pages 536–544
From a*soup*or a seed? Pyritic metabolic complexes in the origin of life, Matthew R. Edwards, Trends in Ecology & Evolution,*Volume 13, Issue 5, May 1998, Pages 178–181
Self-organization vs. self-ordering events in life-origin models,*David L. Abel,*Physics of Life Reviews,*Volume 3, Issue 4, December 2006, Pages 211–228
The steroid receptor*RNA*activator is the*first*functional*RNA encoding a protein,*S. Chooniedass-Kothari, et al., FEBS Letters,*Volume 566, Issues 1–3, 21 May 2004, Pages 43–47
RNA, the*first*macromolecular catalyst: the ribosome is a ribozyme,*Thomas A. Steitz, et al.,*Trends in Ecology & Evolution,*Volume 28, Issue 8, August 2003, Pages 411–418
Did the*first*virus self-assemble from self-replicating prion proteins and*RNA?,*Omar Lupi, Medical Hypotheses,*Volume 69, Issue 4, 2007, Pages 724–730
Characters of very*ancient proteins,*Bin Guang-Ma, et al.,*Biochemical and Biophysical Research Communications,*Volume 366, Issue 3, 15 February 2008, Pages 607–611
Simple*coacervate*of pullulan formed by the addition of poly(ethylene oxide) in an aqueous solution,*Hiroyuki Ohno, et al.,*Polymer,*Volume 32, Issue 16, 1991, Pages 3062–3066
Preparation of polyacrylamide derivatives showing thermo-reversible*coacervate*formation and their potential application to two-phase separation processes,*Hiroaki Miyazaki, et al.,*Polymer,*Volume 37, Issue 4, 1996, Pages 681–685
Coacervate*complex formation between cationic polyacrylamide and anionic sulfonated kraft lignin,*Alois Vanerek, et al.,*Colloids and Surfaces A: Physicochemical and Engineering Aspects,*Volume 273, Issues 1–3, 1 February 2006, Pages 55–62
Complex*coacervates*as a foundation for synthetic underwater adhesives,*Russell J. Stewart, et al.,*Advances in Colloid and Interface Science,*Volume 167, Issues 1–2, 14 September 2011, Pages 85–93
v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 14:18   #5
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 14:29   #6
 
Hermes Trismegistus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hermes Trismegistus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Ağustos.2015
Üye No: 52872
Mesajlar: 272
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 15
51 Mesajına 61 Teşekkür Aldı
Standart

Sinirlenmeyin sevgili hasan karataş,
Sizin gibi birinin duygularına hakim olması gerekir. Buraya yazmam için kimse bana para vermez ki üç kağıtçılığını yapayım.

Neyse. Bu "bilimin başladığı yerde felsefenin bittiğine dair" sözü.

"Demek ki, gerçek yaşamda, kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim; insanların pratik faaliyetinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin ortaya konuluşu başlar. Bilinç konusundaki boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi almalıdır. Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda, özerk felsefe varlık ortamını yitirir. "(Alman İdeolojisi, Marx)


İnsan ve onun tüm faaliyetleri de materyalizm için madde ve onun maddi hareketidir; dolayısıyla burada maddenin kendi kendine ve kendiliğinden bir hareketi var. Yoksa siz insanı bir maddeden ibaret gördüğü için mi kızdınız bu kadar?
______________________________________________________
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapı açılır.
Hermes Trismegistus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 15:19   #7
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,598
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,570
837 Mesajına 1,572 Teşekkür Aldı
Standart

Sen Marks adına diyorsun ki bilimin başladığı yerde felsefe biter. Marks ne diyor? Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda özerk felsefe varlık ortamını yitirir. Marks gerçek ortaya konduğunda felsefe varlık ortamını yitirir demiyor. Özerk felsefe varlık ortamını yitirir diyor. Özerk felsefe nedir? İnsandan bağımsız olarak, yani bilim olarak felsefedir. Oysa o gerçeğin varlığı ve ilerleyişi tabi ki insan düşüncesinden bağımsız değildir. Bak burada israrcı olursan inan ki o dediklerimi tekrar etmek durumunda kalacağım. Özerk felsefe, yani insandan bağımsız olan felsefe bilimin başladığı yerden ayrılır diyor. Felsefe ayrılır demiyor. Bunu sen diyorsun. Gerçekten çarpıtma var. Bunlar hoş olmuyor. Felsefe düşünce tarzıdır. O halde felsefeden ayrı insan olmaz. İnsandan ayrı özerk felsefe varsa, bu da bilim olarak felsefedir. Daha doğrusu Marks burada gerçeği felsefe incelemez diyor. Ayni şeyi ben de diyorum. İlgili bilim dalı neyse, gerçekle ilgi de o bilim dalının konusudur.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 15:44   #8
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Marks bedenen yaşamıyor. Yazdıkları, kelime dizgeleri olarak önümüzde. Onunla ilişki demek bu kelimelere ve cümlelere dikkat etmek demektir. Okuma, bir ilişkilenmedir ve disipline tabidir.

Hermes Trismegistus Arkadaş, bir Hacı olsaydı, bizim Hacımız. Ve Hac Merkezine gidip, bize Marksdan bu bilgiyi getirseydi, "bilimin başladığı yerde felsefe bitermiş" deseydi, biz ya Hacıya yada Hac Merkezine güvenimizi yitirirdik. Hacı ki, getirdiği bilgiyi eksiltmez, ona yalan katmaz. Hafızdır ve biz ondan eminizdir.

Fakat nicedir ortaklaşmaya dönük bilgi Hac Merkezlerinden üremiyor. Nicedir bilgiyi getirip-götürenler Hacılar değil. Hac da var Hacı da var ama nicedir onların işi de maksadı da bu değil. Onların ortak bilgiye ek yapmak ve olanı hayatın içine taşıma fiilleri bitmiş vaziyette.

Ben şuraya Felsefe Fakültesi yazsam, Hermes Trismegistus Arkadaş, sen ne saçmalıyorsun demez. Onun bu mevzulardan hem haberi yok, hem de onlarla alakası yok. Onun avantajı, okuma-yazma bilmesi ve açık bilginin yaygın olması. Haliyle bir Akademiye dahil olmadan, Akademik olanı tartışma imkanını kullanıyor. Bu arkadaşımız 1800 lü yıllarda bunu yapamazdı. Evde kağıda yazsa bile, onları okutacak insanları bulma gereğini anlardı. O zaman da Özerk Felsefe, Akademik Bilgi, Konjektürel Olan, Konjektürel olanın Varlık Ortamı gibi kavram ve durumlarla muhatap olurdu.

Günümüzdeki avantaj, ilgili konuda Hermes Trismegistus Arkadaş ve benzerlerinin nobranlık yapa yapa mevzuya dahiline imkan sunuyor. Marksın döneminde butür bir ihtimal yok.

O tarihlerde, ilgili paragrafı kağıda yaz, buradaki yorumunu da aynen ekle, bir özerk felsefe ortamına yolla. Sana oradan cevap bile gelmez. Çünki okuma disiplinine dahi uymayan bir şahıssın. Bir felsefe akademisi, sırf okuyup yazıyorsun diye seni niçin muhatap alsın.

Bu olsa olsa bugün olur.

Marks o paragrafta ne diyor :

Felsefenin fakültesi olmaz. Fakültesi olan mevzunun da akademisi kalmaz.

______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 16:19   #9
 
Hermes Trismegistus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hermes Trismegistus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Ağustos.2015
Üye No: 52872
Mesajlar: 272
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 15
51 Mesajına 61 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Hasan Karataş Nickli Üyeden Alıntı
Sen Marks adına diyorsun ki bilimin başladığı yerde felsefe biter. Marks ne diyor? Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda özerk felsefe varlık ortamını yitirir. Marks gerçek ortaya konduğunda felsefe varlık ortamını yitirir demiyor. Özerk felsefe varlık ortamını yitirir diyor. Özerk felsefe nedir? İnsandan bağımsız olarak, yani bilim olarak felsefedir. Oysa o gerçeğin varlığı ve ilerleyişi tabi ki insan düşüncesinden bağımsız değildir. Bak burada israrcı olursan inan ki o dediklerimi tekrar etmek durumunda kalacağım. Özerk felsefe, yani insandan bağımsız olan felsefe bilimin başladığı yerden ayrılır diyor. Felsefe ayrılır demiyor. Bunu sen diyorsun. Gerçekten çarpıtma var. Bunlar hoş olmuyor. Felsefe düşünce tarzıdır. O halde felsefeden ayrı insan olmaz. İnsandan ayrı özerk felsefe varsa, bu da bilim olarak felsefedir. Daha doğrusu Marks burada gerçeği felsefe incelemez diyor. Ayni şeyi ben de diyorum. İlgili bilim dalı neyse, gerçekle ilgi de o bilim dalının konusudur.
Üstüme iyilik sağlık a dostlar
hasan karataş felsefe yapar çok kötü toslar

Sevgili hasan karataş en iyisi siz felsefe yapmayı bırakın, Ceza gibi rap yapın. Yani ortada Arsız Bela gibileri varken kimse sizi o işi yaptığınız için yadırgamaz.

Şunu bir okuyalım.
Özerk felsefe nedir? İnsandan bağımsız olarak, yani bilim olarak felsefedir.

Yani felsefeyle uzaktan yakından alakası olmayan bir insan bile en azından felsefenin "bilme sevgisi" olan adından yola çıkarak bilmeye dair birşey olduğu sonucunu çıkarır. Ve hasan karataş'a göre insandan (yani bilme yeteneğine sahip bu tek canlıdan) bağımsız bir felsefe var ve üstelik de bu felsefe normal bir felsefe de değil bilim olarak felsefe! Bu felsefeyle alaksız olan bir insan bile sorar: Ya iyi hoş da, bu felsefe bilme sevgisi işini insandan bağımsız olarak nasıl yerine getirecek?

Bir de üstüne üstlük Marx bahsedilen alıntıda "özerk felsefe" lafıyla insandan bağımsız, bilim olarak felsefeye karşı çıkmış oluyor!! Hem insandan bağımsız bir felsefe var, hem de Marx buna karşı çıkıyor. Yoksa insanlar tarafından yapılan felsefeye niye karşı çıksın? Olur mu hiç? Manyak mı bu adam? Felsefesiz olmayacağını bilmiyor mu bu işlerin?

Bilmiyor işte!

Alıntıyı inceleyelim adım adım.


Alıntı:
Demek ki, gerçek yaşamda, kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim;*
Demek ki kurguculuğun, yani deney ve gözlemden bağımsız boş kurgusal felsefeciliğin bittiği yerde deney ve gözleme dayalı pozitif bilim;

Alıntı:
insanların pratik faaliyetinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin ortaya konuluşu başlar.*
insanların uygulama faaliyetinin, yani deneysel ve gözlemsel faaliyetinin gösterdikleri uygulamaya dayalı gelişme süreçleri başlar.

Alıntı:
Bilinç konusundaki boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi almalıdır.
Bilinç konusundaki yani düşüncenin ne olduğu, nasıl işlediği, gerçek olup olmadığı konusundaki boş sözler biter, bunların yerini deney ve gözleme dayalı gerçek bilgi alır.

Alıntı:
Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda, özerk felsefe varlık ortamını yitirir.*
Pozitif bilimin deney ve gözleme dayalı gerçeği ortaya koyulduğunda, pozitif bilimden (yani deney ve gözlemden) bağımsız ÖZERK FELSEFE varlık ortamını yitirir.


Yani ben bunları iddia etmekte devam ettiğim zaman üçkağıtçı cambaz sahtekar olacağım. Ama sizin o dillere destan Marx yorumunuzu kabul edersem gerçeği savunan, sözüne güvenilir biri mi olmuş olacağım?

Üçkağıtçılığı yeğlerim.!!
______________________________________________________
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapı açılır.
Hermes Trismegistus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 17:21   #10
 
Hermes Trismegistus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hermes Trismegistus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Ağustos.2015
Üye No: 52872
Mesajlar: 272
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 15
51 Mesajına 61 Teşekkür Aldı
Standart

Size gelince sevgili Borga,
En baba varoluşçuya bile taş çıkartacağınızı düşünüyorum. Sizin felsefeyle alakanız olsa olsa onlarla kıyaslanabilir nitelikte olur.

Marx hac merkezi olsaymış, ben hacı olsaymışım, sizler peygamberden getireceğim bilgiyi bekleyerek yollarımı gözlüyor olsaymışsınız.

Şu söz size ait:
Olanın felsefesi olmaz. Ona gevezelik denir.


Olanın felsefesi olmayınca, olacak olanın felsefesi de ancak böyle birşey oluyor herhalde.

Şu an o bahsettiğiniz fakültelerden, akademilerden birinde olmak istemezdim. Oralarda insan ancak kendisine dayatılanı öğrenir. Ben özgür yetiştim. Bugün açık bilgi yaygın olabilir. Ama birşeyler öğrenmem de onların etkisi yok denecek kadat az. Sadece merak ettiğim, bilmediğim kelimelerin anlamlarına bakıyorum tdk ve benzeri yerlerden. Geri kalan tüm bilgiyi asıl kaynağından öğrenmeyi tercih ederim, ikincil kaynaklara da itibar etmem. Açık bilgi de keramet olsa Türkiye'nin yarısı Marx gibi filozofluğa soyunurdu.
______________________________________________________
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapı açılır.
Hermes Trismegistus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 18:30   #11
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

bak sana materyalizm nedir uzun ve detaylı bir yazı asıyorum iyi oku öğrenmeye bak yeni yetme filozof


varlık tartışmasını kısırdöngü ilan etmek; bu tartışmada yenilen idealizmin bir numarası gibi

insan maddenin/evrenin ''kendisini'' ortaya koyamaz. ''kendisini ortaya koymak'' varolmak ile eşanlamlıdır çünkü.varolmak evrenin niteliğidir.

ancak insan, varolanın bilgisini ortaya koyabilir. kant burdan bilginin imkansızlığını türetti, siz ise varlığın kendini ortaya koyma niteliğinin inkarını türetiyorsunuz.

eğer evren/madde ; kendi varoluşunu varolmak suretiyle ortaya koymasa, hangi numenden, hangi fenomenden, hangi epistomolojiden, hangi insanın bilgiyi ortaya koyumundan bahs edilebilinir ki.

aslolan, evrenin kendi varoluşunu ortaya koyma niteliğine zaten sahip oluşudur. insan tarafından varlık kavramının soyutlanabilmiş olması bile bunun sonucudur.

bilgi ise bundan sonra gelir ve insan eliyle ortaya konur. ancak neyin bilgisi? elbette varolanın, yani bu niteliğe sahip olanın , yani varlığını ortaya koymuş olanın.

bir kısır döngü yok. ontolojide savaş materyalizm tarafından kazanılmıştır. epistomoloji, ontolojideki savaşı kazanın materyalizmin ilkelerini hayata geçirmekten ibarettir.

çünkü varlık bilinebilir bir şeydir. çünkü varlık kendisini ortaya koyar.

siz buna fenomen dersiniz yada demezsiniz önemli değil. önemli olan, evrenin kendini ortaya koymak/varolmak için insana ihtiyacı olamadığıdır. çünkü bu zaten evrenin niteliklerinden biridir.

üstelik evren insanı da içeren bir kavramdır. insan denen kavramı evrenden ayrıştırmak/bağımsızlaştırmak da ontoloji ile epitomolojinin birbirinden ayrıştırılıp koparılması gibi imkansızdır.

o nedenle, kant'a kadar (kant dahil) felsefe evreni/varoluşunu açıklayamamış, açıklayamadığını açıklanamaz/bilinemez ilan etmiştir. numen diye içeriği belirsiz süslü bir kavramın arkasına saklanarak bunu yapmak, felsefenin edebiyatını yapmaktır.

felsefenin edebiyatı bir tarafa, felsefe günlük dille yapılabilir, yapılmalıdır da. o nedenle numeni, fenomeni, ontolojiyi, şunu bunu cümlelerime dahil etmeden şunu söylüyorum.

biz kavramı evrenden soyutlarız. evren varolma niteliğine sahip olduğu için, biz varolma kavramını soyutlamayı başardık.

varolana/varoluş ortaya koyana; varlık dedik.
burda kısır döngü yok.
idealizmin iflası var.

sonrada ancak varolanın bilgisi olur ve bu bilgi BİLİNEBİLİR.
ontolojiyle epistomolojiyi ayrıştırmaya gerek kalmadı.

bilen ise, gözlemleyen ve düşünen sonuç olarak varolana dair bilgiyi ortaya koyan insandır.
kim neyin bilgini nasıl ortaya koyuyor sorusunun cevabı budur.

varoluşunu; varolarak ortaya koyan evrenin bilgisini,
o varoluşu gözlemleyen insan ortaya koyar.
açık ki varlık kendini varolmak suretiyle ortaya koymasa bilgisinin ortaya konumundan bahsetmek anlamsızdır.

o nedenle bilim materyalisttir.
çünkü varoluş ortaya koyanın bilgisini ortaya koyar.

ya ortaya felsefe koyun, ya da bu işin edebiyatını yapmaktan vazgeçin.
ontolojiyi/varlıkbilimi metafizik altında tartışmanın kendisi idealist paradigmanın gereğidir.

siz ısrarla bu kavramı kökenini tartışma dışı ilan edip metafiziğe ait kılıyorsanız o halde inkarınızın idealizminizi örtbas edemediği gerçeğini dile getirenlere felsefe öğretme huyundan vazgeçin.

illa da gelin materyalizmin paradigmasına göre felsefe yapın demiyorum.
ancak materyalizmin paradigması hiç yokmuş, yegane paradigma idealizmin paradigmasıymış gibi dayatmalarda bulunursanız, burdan çıkacak sonuç; ya siz felsefe nedir bunu bilmiyorsunuz, ya ada gizli idealizminizin, terminoloji arkasına saklanmış yeraltı mücadelesini veriyorsunuz demektir.

deşifrenize devam edelim.
ancak bu elbetteki sizin dayattığınız paradigmayı veri kabul ederek olmayacaktır.
diyalektik materyalizmin kavramları ve kavramlara verdiği içerik çerçevesinde olacaktır.

öncelikle ''varlık'' nedir sorusunu önünüze koyuyorum.
bu kavramın; bütün kavramlar gibi,insan tarafından soyutlandığını ifade ediyorum.
bu ifadenin gerisini getiremiyorsanız siz felsefenin sadece edebiyatındasınız demektir.

ortada bir soyutlama varsa; nesnel olanın bir niteliği insan zihni tarafından nesnel olandan düşünsel alana çekilmiş demektir.
çünkü soyutlama budur.

insan; var,varlık,varolmak,varlamak gibi kavramların tamamını ancak ''NESNEL'' olandan soyutlama yoluyla türetebildiğine göre, ontoloji ve epistomoloji bir ve aynı şey olur.

soyutlama ancak nesnel olandan yapılır.ve ancak var olanın bilgisi olur.
ve varolmak bir bütün halinde evrene dair bir niteliktir ve insan tarafından evrene bakılarak soyutlanmıştır.

felsefe; evreni tanıma girişimidir.amacı bilgiye ulaşmaktır.
yöntemi ise; ilkel /başlangıç düzeyinde soyutlama ve soyutlamadan geliştirdiği analitik metoddur.

doğa; niteliği tanımlamaktan dahi aciz olduğu için en iyisi görmezden gelmeyi tercih etmiş idealist/analitik yöntemle kavranamaz.

modernitenin sonu yada postmoden felsefe mi dersiniz, son dönem felsefecilerinin dahi ürettiklerinin zırıltıdan öte anlamı olmamasının ve idealizmi yeniden ve yeniden üretmelerinin sebebi egemen olanın yalakası olmak gibi bir görevi edinmiş olmalarıdır.
tıpkı neredeyse utanmasalar modern yaratılış/bing bang ve modern kıyamet/big crunch tüccarlığı yapan kozmologlar gibi.

diyalektik metodla güçlenmiş materyalizm ; her şeyden önce varlık kavramının nesnel olandan soyutlandığını ve nesnel olanı işaret ettiğini ortaya koyarak, ontoloji epistomoloji birlikteliğini kopmaz bir bütünlükte sağlar.

ve bu temel üzerinde analitik yöntemi içeren ve sonra da aşan diyalektik metodla da evrenin davranış ve niteliği üzerine gerçeği karşılayan evrensel bakış açısı üretebilme gücü kazanır.

yok yanlışlanabilirlikmiş, yok doğrulanabilirlikmiş bunlar çoluk çocuk hikayesidir aslında.

çürümüş kapitalizmin, gizli idealizmininin ontolojiden koparılmış indirgenmiş zırıltıya dönüştürülmüş bilim felsefesi; felsefe değildir.
felsefe bundan çok daha fazlasıdır.
hatta felsefe bütün bilimlerin toplamıdır.felsefe bilimlerin ta kendisidir.

bilimsel olgu ve tespitlerle evrenin genel niteliklerini geneller, ve o genellemelerden bilmediği olgular hakkında daha dakik bilgi üretebilmenin yöntemini ortaya koyar.

o nedenle stephan gould sıçramalı evrimi geliştirebilmiştir.
o nedenle mendelev salt nicel değişmelere bağlı kalmadan, nitel değişmeyi gözeterek tellür elementini, henüz ortada bu BİLGİ yokken iyodun önüne yerleştirmiştir.

bugünlerde adına KHAOS teorisi denen, ve ciddi anlamda evrendeki ÇELİŞKİLİ durumlar üzerine ve FAZ geçişleri üzerine hipotezler ortaya koyabilen bakış açısı aslında diyalektik materyalizmden çok da farklı değildir.

hiç bir zaman fosillere ara geçiş formları bulamayacaksınız diyen stephan gould o nedenle mevcut verilerce desteklenmektedir.

felsefe bize evrenin doğası üzerine söz söyletebilmelidir.

eğer bunu başaramıyorsa geyik hikayesinden öte anlamı olmaz.

felsefe bilimden beslenebilmeli, bilimden edindiği bilgi parçalarını biraraya getirip PUZZLE' ı tamamlayabilmeli, tekrar bilime dönüp evrenin genel karakteri hakkında çerçeve önerebilmelidir.

bunu sizin ne idüğü belirsiz ontolojiyi metafize eşitleyerek sinsice epistemolojiden ayrıştıran/koparan;
içeriği duruma göre sürekli değiştirilen fenomen/numen gibi kanttan kalma yavşaklaşmış kavramlarla kapitalizmin yarım yamalak bilgi felsefesi üretmiş üç beş dangalağına selam çakan felsefeniz yapamaz.

o yüzden diyalektik materyalizm; atom altında belirsizliğin heisenberg gibi üçkağıtçılar tarafından bizzat doğanın belirsizliği gibi sunulması safsatalarını yemez.ama sizin bu konuda söyleyecek sözünüz yoktur.

o yüzden d.materyalizm aynştaynın göreliliğinin ancak kapalı evren modelinde geçerli olduğunu ortaya koyar ve açık evrende sınırlarını gösterbilirken, sizin felsefeniz sadece susar.

varlık kavramı varolanın varolma niteliğidir ve insan tarafından varolandan yani fiziksel olandan türetilmiştir.ve ancak varlık ortaya koyan yani varolan yani fiziksel olanın bilgisi üretilebilir.

bu bilgi bütün halinde evrene dairdir.
ne sizin ne de bu sitedeki felsefe edebiyatçılarının diyalektik-materyalizmin ne olduğunu anlamadığınız açıkça ortadayken, hala daha klasik determinist/mekanik evrenci/rasyonalist materyalizmi eleştirmeniz komediden ibarettir.
siz yenebileceği bir sözde düşman tanımlayıp onu şamarlamaya kalkan felsefe edebiyatçısısınız.

ontoloji ile epistomoloji arasındaki kopmaz ilişkiyi, soyutlamanın doğası ve kökenini, ortaya koymanın hem fiziksel olanın varoluşu, hem de insanın bu varoluştan edindiği gözlem ve bilgi üzerinden iki taraflılığını kavradığınızı, hatta daha da ileri giderek, diyaletik çelişkinin evrenin temel karakteri olduğunu, çünkü maddenin kendinde hareket ilkesi barındırdığını, bu nedenle dışardan mekanik/mekanist müdahaleye ihtiyacı olmadan zaten enerjiyle aynı şey olduğunu, ve hareket ilkesinin ancak çelişki ile açıklanabilir olduğunu kavradığınızı görmediğim sürece sizle konuşacak bir şeyim kalmamıştır.

felsefe öğrenebilme yeteneğinde olmayan, kafası felsefenin terminolojisinde/edebiyatında çakılı kalmış, eleştirmeye kalktığı diyalektik materyalizmi bir kez olsun kendi kaynağından incelememiş/kavramaya çalışmamış;
sürekli kendisine söylene kulak tıkayıp bildiğini okuyan ve bunu da sözde içeriği varmış gibi/bir anlam barındırıyormuş gibi görece anlaşılmaz ama aslında çoktan hegel tarafından dalgaya alınıp engels tarafından toptan imha edilmiş bir paradigmayla yapmanın uğraşısını veriyorsunuz,

sen önce soyutlamanın ne olduğunu anlamalısın.
bilgi; evrenin nitelik ve davranışına dairdir.
soyutlama da evrenin niteliklerini işaret eder.

sen natura dediğinde nasıl ki beykoz çayırını değilde, tüm evreni kastediyorsan, ben de madde dediğimde evreni kastediyorum.

nesnelden gelmeyen soyutlama ancak zırvadır.
kanatlı at bir soyutlama değil, masaldır.


cami örneğin tam da güya olmadığını iddia ettiğin idealizmini açık ediyor.
zihin tanrıyı bile evrenden soyutlamıştır.
evrenin niteliklerine ''tanrı'' demiştir.


nesnelin bir niteliğinin indirgenmiş biçimidir soyut.
demokrasi de ahlak da rasyonel değil nesneldir.
bir somutun ifadesi ve işaretçisidir.


maddeden/evrenden başka ne var.
ve maddeden/evrenden başka neyin bilgisi üretilebilir.
soru bu kadar basittir.

ancak nsanın maddenin bir biçimi olduğunu, tamamen maddeden ibaret sinir sisteminindeki nicel birikimin nitel bir sonuç üretip insana soyutlama yeteneği kazandırdığını bilmiyor olamazsınız.

ve insanın tüm soyutlamaları çevresinden yani nesnel olandan indirgediğini de görmüyor olamazsınız.

aşk da nesneldir, sevgi de , ay da güneş de demokraside ahlak da.
bunların hepsi maddi süreçlerdir ve insan bu maddi süreçleri isimlendirir.

ve insan da maddeden başka bir şey değildir.
madde deyince sadece taşı toprağı anlıyorsan bırakın o zaman felsefe yapmayı.

duyguyu/düşünceyi görünmeyen tanrı vergisi bir kalple açıklamadığına ve bunu sinir sistemiyle açıkladığına göre; sinir sistemi olan herhangi bir canlıdan insanın farkı sinir sayısı ve bağlantı sayısındaki dramatik nicel değişimin ortaya soyutlama yapabilme yeteneği/niteliği koymuş olmasıdır.

insanı merkeze alma çabası; insanın maddi temelini görmezden gelip onda tanrısal bir öz aramaya kalkmanın örtük biçiminden başka nedir.

insan madde değilse nedir
maddeden başka ne var
daha kaç kez bu soruyu sormam gerekiyor,
daha kaç kez bu soruya felsefenin edebiyatını yaparak cevap vereceksiniz.

daha soyutlamanın ne olduğunu bile bilmeyen, felsefeyi edebiyat biçimi zannedenlerin benden öğrenebileceği bir şey yoktur.

düşünce de madenin/maddi süreçlerin bir ürünüdür.

işte bu kadar basittir bu mesele.

gerisi, felsefenin edebiyatını yapmaktır.
hele hele aklın yarattığı herşeyi hiç bir ayrıma tabi tutmadan soyutlama kavramına dahil etmek felsefenin edebiyatını yapmanın dahi ötesinde zavallı bir zırvadır.

benim sorularımın hiç birisi şunun bunun sorularının eşdeğeri değildir.
sorun benim değil, ta kant'tan beri sizin sorununuzdur.

bir kavramı ben kullanıyorsam , o kavramı benim verdiğim içerik üzerinden eleştiri konusu yaparsın.

3000 yıldır materyalistler madde deyince taşı toprağı kastetmediler.
çünkü her zaman süreç gelsefesi ürettiler, anın felsefesini değil.


anın felsefesini üretenler, insanın kökeninden tüm ortaya koyumlarına kadar her şeyin maddi süreçler olduğunu ve bizim madde ve maddi süreç kavramına verdiğimiz içeriğin evren ve evrenin nitelikleri olduğunu anlayamadınız,anlamak istemediniz.

kavrama bizim verdiğimiz içeriği görmezden gelip kendi verdiğiniz içerik üzerinden
felsefe edebiyatı yaparak yanaştınız.

siz materyalizm ve materyalist,
madde ve maddi süreç hakkında hiç bir şey BİLMİYORSUNUZ.
çünkü bu kavramları her gördüğünüzde zihninizde sadece sizin içeri.ğiniz canlanıyor, bizim verdiğimiz içerik değil.

SORU: evrenden başka ne var
tüm idealar, aşk , sevgi , adalet gibi son derece hatalı bir şekilde metafizik olarak adlandırılan (tam bir idealist zırva) ne varsa senin rüyaların bile FİZİK değil mi?!

önce materyalist açısından; madde/maddi süreç ve soyut/soyutlama nedir bunları algılamayı deneyin.

yoksa bu kavramları kendi verdiğin içerikle zırvaya dönüştürüp önümüze getirip koymayın.

senin felsefenen; aklımızı da göremiyoruz ohalde aklımız yok mu diye tuhaf bir argümanla güya allahı kanıtlayan dindarın felsefesi gibi duruyor benim karşımda.

akıl da bir süreçtir, bir nitelikdir.
biz süreçlerin ve niteliğin felsefesini yaparız.
o nedenle bizim için felsfe fiziksel olana dairdir.

ve ne üzerine konuşursak konuşalım bir şekilde fiziksel olana dair konuşuyoruzdur.
zaten metafizik diye bir şey YOK tur.evrenin nitelikleri ve yapısı vardır.
evrene fiziksel ya da kimyasal bakarsın.
aşk da böyledir, tüm kutsallarda.
hatta tanrı ve melekleride.
zihnin ürettiği safsatalardır, ancak zihin b u safsataları fiziksel/maddi süreçlerle üretir.zaten zihnin kendisi bir sinir ağıdır.yani maddedir/fizikseldir.

evren kavramı insan kavramını içerir.
tıpkı matematikteki kümeler gibi.
insan da, kuş ta kelebek de aşk da tanrı da bok da püsür de hepsi adına evren denen kümenin elemanlarıdır.

işte materyalizm budur.

yazan : Khaos
not : malesef gerçek hayattaki adını bilmiyorum. tekrar karşılaşmayı çok isterdim ama bulamıyorum kendisini şayet denk gelirse tanışmasak da yazışmak istediğim bir candır.
v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 18:34   #12
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Yazdığım yazıdan bunu anlamışsın ki, bunları yazmışsın.

Hac Merkezlerine bilgiyi peygamberler koymaz. Onu Hacılar yapar. Kendi ortamındaki bilgiyi götürür, merkezdekileri alır getirir. Gelen bilgi içeriyi rahatsız ederse, Hacılara karşı Vatancılar ürer. İçeri, bu konuda ikiye bölünür.

Peygamberler o bilgi merkezlerinden çıkar. Buda, Konfiçyus, Muhammed gibi.

Sonra bu işler daha ileri gider. Hafız ihtiyacı, okuma ve daha fazla dilde okuma becerisi olanla yer değiştirir. Okunan şeyin çoğaltılıp taşınması, kendi ortamının diline çevrilmesi gibi evrelerden geçerek, Akademiye ulaşır. Asyada da Medreseye. Alimler, Bilginler bu akademi ve medreselerden türer.

Konjektürel olan, onu kabullenmişlerin varlığını ve toplanmasını gerektirir. Felsefe ekolleri bu kabullenişlerden doğar. Felsefeye konu olan şeyde, sınanmış bilgi olmaz. Mecburen Kurgusallık içerir.

Demek ki, gerçek yaşamda, kurguculuğun bittiği yerde pozitif bilim

Bir mevzuda bilgi pozitif değil varsayım halindeyse, kurguculuk mecburiyettir. Bir konuda bilgi pozitif hale gelmişse, onun hakkındaki varsayım biter. Onun hakkındaki varsayım yani konjektürel bilgi, pozitif olan tarafından doğrulanmışsa da biter, yanlışlanmışsa da.

insanların pratik faaliyetinin, gösterdikleri pratik gelişme süreçlerinin ortaya konuluşu başlar.

Bu durum, bir çok mevzuda tekrarlanırsa, Konjektürel olan yerine, "pozitife nasıl ulaşıyoruz" sorusu önem kazanır ve onun süreçlerini tartışma ve ortaya koyma başlar.

Bilinç konusundaki boş sözler biter, onların yerini gerçek bilgi almalıdır.

Bilinç konusunda konjektürel olanlar ekol ekoldü. Bir mevzuda biri doğrulandığı zaman diğerleri boş sözler haline gelir. Onlar gerçek bilgiye yer açmalıdır ! Bu bir dilek. Yer alır değil, almalıdır.

Gerçeğin kendisi ortaya konduğunda, özerk felsefe varlık ortamını yitirir.

Özerk felsefe, varsayımlara dayanır. O konuda tartışanlar, o konuya dair varsayımlar üzerinden ayrışır. Birinin varsaydığını diğeri varsaymadığı için ekol ürer.

Öyle arzu ediyorsun diye, kelimeler anlamları şaşırmak durumunda değil. Kelime yerinde durur. Sen şaşırırsın.

Bilim kelimesi mesela Eski Yunancada, maişet/geçim, hayatta kalma derdi gailesi olmadan yapılan şeyler toplamı anlamındadır. Bugün yada eleştirdiğin insanların döneminde ise, teorik olan bilgi anlamındadır. Ama bilgi kavramı o vakit hala net olmadığından, konjektürel olan ile pozitif olan kavramlarıyla ayrılmıştır. Bugün çoğunlukla konjektürel bilgi kavramı düşmüştür. Pozitif bilgi ise Bilgi kavramı ile yer değiştirmiştir.

Habire bilmekten bahsediyorsun. Bilmek bir eylemdir. Bilgiye dayanır. Bilgi olmadan bilme eylemi gerçekleşmez. Bu nedenle, bunu varsayalım denmiş ve varsayanlar o konuda kendi ekol/okullarını oluşturmuştur. Bunun toplamına Bilgi Felsefesi denir.

Anlamak ise felsefede varlıkla ilgilidir. Felsefenin bu dalına Ontoloji denir.

Toplumsal yada evrensel değerlerle ilgili felsefeye Ahlak Felsefesi ve Aksiyoloji denir.

Bunlardan birinin konusunu diğeri yada diğerlerinin farzlarıyla eleştirebilirsin ama mahkum edemezsin. Yaptığın budur. Buna cehalet yada henüz olmamışlık denir.

Olmamış halde olduğun için, Şu an o bahsettiğiniz fakültelerden, akademilerden birinde olmak istemezdim. diyorsun. Şuandan bahseden yok ki. Sana Çıkışlardan bahsediyorum ve bugünün değerleriyle cevap veriyorsun.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 18:59   #13
 
HERNEYSE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HERNEYSE
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Haziran.2008
Üye No: 28919
Mesajlar: 1,497
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 58
42 Mesajına 113 Teşekkür Aldı
Standart

sayın BORGA merakımı mazur görün lakin ''bilim''kelimesinin kökenini
[Bilim kelimesi mesela Eski Yunancada, maişet/geçim, hayatta kalma derdi gailesi olmadan yapılan şeyler toplamı anlamındadır.](BORGA) diyerek
hangi etimolojik kaynağı referans alarak böyle tanımladınız bilebilirmiyiz...
______________________________________________________
MATEMATİĞİN TEMELİNİ OLUŞTURAN SAYILAR,BİR YÖNÜYLE MADDİ VARLIKLARI GÖSTERDİĞİ İÇİN FİZİĞE,SOYUT KAVRAM OLMALARI BAKIMINDANDA METAFİZİĞE BAĞLIDIR.(KİNDİ)
HERNEYSE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 19:09   #14
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Şahsi ilgi alanım Dilsel Antropolojidir. Uzun süredir ilgiliyim ve yaşım da az değil. Haliyle kaynak dediğin zaman bende bir sıkıntı oluşur. Yine de netten baktım ve kimi kavramları bulabildiğim sitede bunu buldum. Neyse ki varmış. Yoksa sıkıntı olacaktı. Bir şeyi hatırlamak ile onu nerden aldığımı hatırlamak aynı şey değil benim için.

Eski Yunanda ilim "geçim ve yaşam kaygısı olmadan yapılan şey, özgürlük" olarak algılanmıştır.

Eski Yunancada, maişet/geçim, hayatta kalma derdi gailesi olmadan yapılan şeyler toplamı anlamındadır - borga

Skolastik bahsinde geçmektedir. Özgürlük anlamının olduğunu da söylüyor. Bilmiyordum.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 19:34   #15
 
HERNEYSE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HERNEYSE
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Haziran.2008
Üye No: 28919
Mesajlar: 1,497
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 58
42 Mesajına 113 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
v_for_vendetta_61 Nickli Üyeden Alıntı
bak sana materyalizm nedir uzun ve detaylı bir yazı asıyorum iyi oku öğrenmeye bak yeni yetme filozof


varlık tartışmasını kısırdöngü ilan etmek; bu tartışmada yenilen idealizmin bir numarası gibi

insan maddenin/evrenin ''kendisini'' ortaya koyamaz. ''kendisini ortaya koymak'' varolmak ile eşanlamlıdır çünkü.varolmak evrenin niteliğidir.

ancak insan, varolanın bilgisini ortaya koyabilir. kant burdan bilginin imkansızlığını türetti, siz ise varlığın kendini ortaya koyma niteliğinin inkarını türetiyorsunuz.

eğer evren/madde ; kendi varoluşunu varolmak suretiyle ortaya koymasa, hangi numenden, hangi fenomenden, hangi epistomolojiden, hangi insanın bilgiyi ortaya koyumundan bahs edilebilinir ki.

aslolan, evrenin kendi varoluşunu ortaya koyma niteliğine zaten sahip oluşudur. insan tarafından varlık kavramının soyutlanabilmiş olması bile bunun sonucudur.

bilgi ise bundan sonra gelir ve insan eliyle ortaya konur. ancak neyin bilgisi? elbette varolanın, yani bu niteliğe sahip olanın , yani varlığını ortaya koymuş olanın.

bir kısır döngü yok. ontolojide savaş materyalizm tarafından kazanılmıştır. epistomoloji, ontolojideki savaşı kazanın materyalizmin ilkelerini hayata geçirmekten ibarettir.

çünkü varlık bilinebilir bir şeydir. çünkü varlık kendisini ortaya koyar.

siz buna fenomen dersiniz yada demezsiniz önemli değil. önemli olan, evrenin kendini ortaya koymak/varolmak için insana ihtiyacı olamadığıdır. çünkü bu zaten evrenin niteliklerinden biridir.

üstelik evren insanı da içeren bir kavramdır. insan denen kavramı evrenden ayrıştırmak/bağımsızlaştırmak da ontoloji ile epitomolojinin birbirinden ayrıştırılıp koparılması gibi imkansızdır.

o nedenle, kant'a kadar (kant dahil) felsefe evreni/varoluşunu açıklayamamış, açıklayamadığını açıklanamaz/bilinemez ilan etmiştir. numen diye içeriği belirsiz süslü bir kavramın arkasına saklanarak bunu yapmak, felsefenin edebiyatını yapmaktır.

felsefenin edebiyatı bir tarafa, felsefe günlük dille yapılabilir, yapılmalıdır da. o nedenle numeni, fenomeni, ontolojiyi, şunu bunu cümlelerime dahil etmeden şunu söylüyorum.

biz kavramı evrenden soyutlarız. evren varolma niteliğine sahip olduğu için, biz varolma kavramını soyutlamayı başardık.

varolana/varoluş ortaya koyana; varlık dedik.
burda kısır döngü yok.
idealizmin iflası var.

sonrada ancak varolanın bilgisi olur ve bu bilgi BİLİNEBİLİR.
ontolojiyle epistomolojiyi ayrıştırmaya gerek kalmadı.

bilen ise, gözlemleyen ve düşünen sonuç olarak varolana dair bilgiyi ortaya koyan insandır.
kim neyin bilgini nasıl ortaya koyuyor sorusunun cevabı budur.

varoluşunu; varolarak ortaya koyan evrenin bilgisini,
o varoluşu gözlemleyen insan ortaya koyar.
açık ki varlık kendini varolmak suretiyle ortaya koymasa bilgisinin ortaya konumundan bahsetmek anlamsızdır.

o nedenle bilim materyalisttir.
çünkü varoluş ortaya koyanın bilgisini ortaya koyar.

ya ortaya felsefe koyun, ya da bu işin edebiyatını yapmaktan vazgeçin.
ontolojiyi/varlıkbilimi metafizik altında tartışmanın kendisi idealist paradigmanın gereğidir.

siz ısrarla bu kavramı kökenini tartışma dışı ilan edip metafiziğe ait kılıyorsanız o halde inkarınızın idealizminizi örtbas edemediği gerçeğini dile getirenlere felsefe öğretme huyundan vazgeçin.

illa da gelin materyalizmin paradigmasına göre felsefe yapın demiyorum.
ancak materyalizmin paradigması hiç yokmuş, yegane paradigma idealizmin paradigmasıymış gibi dayatmalarda bulunursanız, burdan çıkacak sonuç; ya siz felsefe nedir bunu bilmiyorsunuz, ya ada gizli idealizminizin, terminoloji arkasına saklanmış yeraltı mücadelesini veriyorsunuz demektir.

deşifrenize devam edelim.
ancak bu elbetteki sizin dayattığınız paradigmayı veri kabul ederek olmayacaktır.
diyalektik materyalizmin kavramları ve kavramlara verdiği içerik çerçevesinde olacaktır.

öncelikle ''varlık'' nedir sorusunu önünüze koyuyorum.
bu kavramın; bütün kavramlar gibi,insan tarafından soyutlandığını ifade ediyorum.
bu ifadenin gerisini getiremiyorsanız siz felsefenin sadece edebiyatındasınız demektir.

ortada bir soyutlama varsa; nesnel olanın bir niteliği insan zihni tarafından nesnel olandan düşünsel alana çekilmiş demektir.
çünkü soyutlama budur.

insan; var,varlık,varolmak,varlamak gibi kavramların tamamını ancak ''NESNEL'' olandan soyutlama yoluyla türetebildiğine göre, ontoloji ve epistomoloji bir ve aynı şey olur.

soyutlama ancak nesnel olandan yapılır.ve ancak var olanın bilgisi olur.
ve varolmak bir bütün halinde evrene dair bir niteliktir ve insan tarafından evrene bakılarak soyutlanmıştır.

felsefe; evreni tanıma girişimidir.amacı bilgiye ulaşmaktır.
yöntemi ise; ilkel /başlangıç düzeyinde soyutlama ve soyutlamadan geliştirdiği analitik metoddur.

doğa; niteliği tanımlamaktan dahi aciz olduğu için en iyisi görmezden gelmeyi tercih etmiş idealist/analitik yöntemle kavranamaz.

modernitenin sonu yada postmoden felsefe mi dersiniz, son dönem felsefecilerinin dahi ürettiklerinin zırıltıdan öte anlamı olmamasının ve idealizmi yeniden ve yeniden üretmelerinin sebebi egemen olanın yalakası olmak gibi bir görevi edinmiş olmalarıdır.
tıpkı neredeyse utanmasalar modern yaratılış/bing bang ve modern kıyamet/big crunch tüccarlığı yapan kozmologlar gibi.

diyalektik metodla güçlenmiş materyalizm ; her şeyden önce varlık kavramının nesnel olandan soyutlandığını ve nesnel olanı işaret ettiğini ortaya koyarak, ontoloji epistomoloji birlikteliğini kopmaz bir bütünlükte sağlar.

ve bu temel üzerinde analitik yöntemi içeren ve sonra da aşan diyalektik metodla da evrenin davranış ve niteliği üzerine gerçeği karşılayan evrensel bakış açısı üretebilme gücü kazanır.

yok yanlışlanabilirlikmiş, yok doğrulanabilirlikmiş bunlar çoluk çocuk hikayesidir aslında.

çürümüş kapitalizmin, gizli idealizmininin ontolojiden koparılmış indirgenmiş zırıltıya dönüştürülmüş bilim felsefesi; felsefe değildir.
felsefe bundan çok daha fazlasıdır.
hatta felsefe bütün bilimlerin toplamıdır.felsefe bilimlerin ta kendisidir.

bilimsel olgu ve tespitlerle evrenin genel niteliklerini geneller, ve o genellemelerden bilmediği olgular hakkında daha dakik bilgi üretebilmenin yöntemini ortaya koyar.

o nedenle stephan gould sıçramalı evrimi geliştirebilmiştir.
o nedenle mendelev salt nicel değişmelere bağlı kalmadan, nitel değişmeyi gözeterek tellür elementini, henüz ortada bu BİLGİ yokken iyodun önüne yerleştirmiştir.

bugünlerde adına KHAOS teorisi denen, ve ciddi anlamda evrendeki ÇELİŞKİLİ durumlar üzerine ve FAZ geçişleri üzerine hipotezler ortaya koyabilen bakış açısı aslında diyalektik materyalizmden çok da farklı değildir.

hiç bir zaman fosillere ara geçiş formları bulamayacaksınız diyen stephan gould o nedenle mevcut verilerce desteklenmektedir.

felsefe bize evrenin doğası üzerine söz söyletebilmelidir.

eğer bunu başaramıyorsa geyik hikayesinden öte anlamı olmaz.

felsefe bilimden beslenebilmeli, bilimden edindiği bilgi parçalarını biraraya getirip PUZZLE' ı tamamlayabilmeli, tekrar bilime dönüp evrenin genel karakteri hakkında çerçeve önerebilmelidir.

bunu sizin ne idüğü belirsiz ontolojiyi metafize eşitleyerek sinsice epistemolojiden ayrıştıran/koparan;
içeriği duruma göre sürekli değiştirilen fenomen/numen gibi kanttan kalma yavşaklaşmış kavramlarla kapitalizmin yarım yamalak bilgi felsefesi üretmiş üç beş dangalağına selam çakan felsefeniz yapamaz.

o yüzden diyalektik materyalizm; atom altında belirsizliğin heisenberg gibi üçkağıtçılar tarafından bizzat doğanın belirsizliği gibi sunulması safsatalarını yemez.ama sizin bu konuda söyleyecek sözünüz yoktur.

o yüzden d.materyalizm aynştaynın göreliliğinin ancak kapalı evren modelinde geçerli olduğunu ortaya koyar ve açık evrende sınırlarını gösterbilirken, sizin felsefeniz sadece susar.

varlık kavramı varolanın varolma niteliğidir ve insan tarafından varolandan yani fiziksel olandan türetilmiştir.ve ancak varlık ortaya koyan yani varolan yani fiziksel olanın bilgisi üretilebilir.

bu bilgi bütün halinde evrene dairdir.
ne sizin ne de bu sitedeki felsefe edebiyatçılarının diyalektik-materyalizmin ne olduğunu anlamadığınız açıkça ortadayken, hala daha klasik determinist/mekanik evrenci/rasyonalist materyalizmi eleştirmeniz komediden ibarettir.
siz yenebileceği bir sözde düşman tanımlayıp onu şamarlamaya kalkan felsefe edebiyatçısısınız.

ontoloji ile epistomoloji arasındaki kopmaz ilişkiyi, soyutlamanın doğası ve kökenini, ortaya koymanın hem fiziksel olanın varoluşu, hem de insanın bu varoluştan edindiği gözlem ve bilgi üzerinden iki taraflılığını kavradığınızı, hatta daha da ileri giderek, diyaletik çelişkinin evrenin temel karakteri olduğunu, çünkü maddenin kendinde hareket ilkesi barındırdığını, bu nedenle dışardan mekanik/mekanist müdahaleye ihtiyacı olmadan zaten enerjiyle aynı şey olduğunu, ve hareket ilkesinin ancak çelişki ile açıklanabilir olduğunu kavradığınızı görmediğim sürece sizle konuşacak bir şeyim kalmamıştır.

felsefe öğrenebilme yeteneğinde olmayan, kafası felsefenin terminolojisinde/edebiyatında çakılı kalmış, eleştirmeye kalktığı diyalektik materyalizmi bir kez olsun kendi kaynağından incelememiş/kavramaya çalışmamış;
sürekli kendisine söylene kulak tıkayıp bildiğini okuyan ve bunu da sözde içeriği varmış gibi/bir anlam barındırıyormuş gibi görece anlaşılmaz ama aslında çoktan hegel tarafından dalgaya alınıp engels tarafından toptan imha edilmiş bir paradigmayla yapmanın uğraşısını veriyorsunuz,

sen önce soyutlamanın ne olduğunu anlamalısın.
bilgi; evrenin nitelik ve davranışına dairdir.
soyutlama da evrenin niteliklerini işaret eder.

sen natura dediğinde nasıl ki beykoz çayırını değilde, tüm evreni kastediyorsan, ben de madde dediğimde evreni kastediyorum.

nesnelden gelmeyen soyutlama ancak zırvadır.
kanatlı at bir soyutlama değil, masaldır.


cami örneğin tam da güya olmadığını iddia ettiğin idealizmini açık ediyor.
zihin tanrıyı bile evrenden soyutlamıştır.
evrenin niteliklerine ''tanrı'' demiştir.


nesnelin bir niteliğinin indirgenmiş biçimidir soyut.
demokrasi de ahlak da rasyonel değil nesneldir.
bir somutun ifadesi ve işaretçisidir.


maddeden/evrenden başka ne var.
ve maddeden/evrenden başka neyin bilgisi üretilebilir.
soru bu kadar basittir.

ancak nsanın maddenin bir biçimi olduğunu, tamamen maddeden ibaret sinir sisteminindeki nicel birikimin nitel bir sonuç üretip insana soyutlama yeteneği kazandırdığını bilmiyor olamazsınız.

ve insanın tüm soyutlamaları çevresinden yani nesnel olandan indirgediğini de görmüyor olamazsınız.

aşk da nesneldir, sevgi de , ay da güneş de demokraside ahlak da.
bunların hepsi maddi süreçlerdir ve insan bu maddi süreçleri isimlendirir.

ve insan da maddeden başka bir şey değildir.
madde deyince sadece taşı toprağı anlıyorsan bırakın o zaman felsefe yapmayı.

duyguyu/düşünceyi görünmeyen tanrı vergisi bir kalple açıklamadığına ve bunu sinir sistemiyle açıkladığına göre; sinir sistemi olan herhangi bir canlıdan insanın farkı sinir sayısı ve bağlantı sayısındaki dramatik nicel değişimin ortaya soyutlama yapabilme yeteneği/niteliği koymuş olmasıdır.

insanı merkeze alma çabası; insanın maddi temelini görmezden gelip onda tanrısal bir öz aramaya kalkmanın örtük biçiminden başka nedir.

insan madde değilse nedir
maddeden başka ne var
daha kaç kez bu soruyu sormam gerekiyor,
daha kaç kez bu soruya felsefenin edebiyatını yaparak cevap vereceksiniz.

daha soyutlamanın ne olduğunu bile bilmeyen, felsefeyi edebiyat biçimi zannedenlerin benden öğrenebileceği bir şey yoktur.

düşünce de madenin/maddi süreçlerin bir ürünüdür.

işte bu kadar basittir bu mesele.

gerisi, felsefenin edebiyatını yapmaktır.
hele hele aklın yarattığı herşeyi hiç bir ayrıma tabi tutmadan soyutlama kavramına dahil etmek felsefenin edebiyatını yapmanın dahi ötesinde zavallı bir zırvadır.

benim sorularımın hiç birisi şunun bunun sorularının eşdeğeri değildir.
sorun benim değil, ta kant'tan beri sizin sorununuzdur.

bir kavramı ben kullanıyorsam , o kavramı benim verdiğim içerik üzerinden eleştiri konusu yaparsın.

3000 yıldır materyalistler madde deyince taşı toprağı kastetmediler.
çünkü her zaman süreç gelsefesi ürettiler, anın felsefesini değil.


anın felsefesini üretenler, insanın kökeninden tüm ortaya koyumlarına kadar her şeyin maddi süreçler olduğunu ve bizim madde ve maddi süreç kavramına verdiğimiz içeriğin evren ve evrenin nitelikleri olduğunu anlayamadınız,anlamak istemediniz.

kavrama bizim verdiğimiz içeriği görmezden gelip kendi verdiğiniz içerik üzerinden
felsefe edebiyatı yaparak yanaştınız.

siz materyalizm ve materyalist,
madde ve maddi süreç hakkında hiç bir şey BİLMİYORSUNUZ.
çünkü bu kavramları her gördüğünüzde zihninizde sadece sizin içeri.ğiniz canlanıyor, bizim verdiğimiz içerik değil.

SORU: evrenden başka ne var
tüm idealar, aşk , sevgi , adalet gibi son derece hatalı bir şekilde metafizik olarak adlandırılan (tam bir idealist zırva) ne varsa senin rüyaların bile FİZİK değil mi?!

önce materyalist açısından; madde/maddi süreç ve soyut/soyutlama nedir bunları algılamayı deneyin.

yoksa bu kavramları kendi verdiğin içerikle zırvaya dönüştürüp önümüze getirip koymayın.

senin felsefenen; aklımızı da göremiyoruz ohalde aklımız yok mu diye tuhaf bir argümanla güya allahı kanıtlayan dindarın felsefesi gibi duruyor benim karşımda.

akıl da bir süreçtir, bir nitelikdir.
biz süreçlerin ve niteliğin felsefesini yaparız.
o nedenle bizim için felsfe fiziksel olana dairdir.

ve ne üzerine konuşursak konuşalım bir şekilde fiziksel olana dair konuşuyoruzdur.
zaten metafizik diye bir şey YOK tur.evrenin nitelikleri ve yapısı vardır.
evrene fiziksel ya da kimyasal bakarsın.
aşk da böyledir, tüm kutsallarda.
hatta tanrı ve melekleride.
zihnin ürettiği safsatalardır, ancak zihin b u safsataları fiziksel/maddi süreçlerle üretir.zaten zihnin kendisi bir sinir ağıdır.yani maddedir/fizikseldir.

evren kavramı insan kavramını içerir.
tıpkı matematikteki kümeler gibi.
insan da, kuş ta kelebek de aşk da tanrı da bok da püsür de hepsi adına evren denen kümenin elemanlarıdır.

işte materyalizm budur.

yazan : Khaos
not : malesef gerçek hayattaki adını bilmiyorum. tekrar karşılaşmayı çok isterdim ama bulamıyorum kendisini şayet denk gelirse tanışmasak da yazışmak istediğim bir candır.

Maddi dünyayı algıda insan neye dayanır. İnsanın içinde bulunduğu!! dış aleme açılan kaç kapısı vardır? Bu kapıları bilimin!! ışıgında algılayalım. Görmek gözün bir eylemimidir? Işık gözle temasa geçtiğinden itibaren ışığın asla giremeyeceği beynin karanlık nöronlar yığınında algılanan ve form alan elektrik sinyali bütünü dış dünyada aynımıdır?Yani beyinin gösterdiği ile dış dünyada ışığın yansımasıyla gözden geçen ve biçim alan gerçeklikmidir? şu bilimsel gerçeği yazalım bakalım; gören göz değil beyindir. Aynı elektirksel sinyallerin biçimlendirmesi duyma eylemi tatma ve dokunma eylemi içinde geçerli olduğu bilimsel!! gerçeğini yazarak soralım varolmak algısı ile var olma nedir? Ben kavramı nerededir? Maddenin varlığı kavramı insan için algıdan başka bir şey değilmidir??
______________________________________________________
MATEMATİĞİN TEMELİNİ OLUŞTURAN SAYILAR,BİR YÖNÜYLE MADDİ VARLIKLARI GÖSTERDİĞİ İÇİN FİZİĞE,SOYUT KAVRAM OLMALARI BAKIMINDANDA METAFİZİĞE BAĞLIDIR.(KİNDİ)
HERNEYSE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 19:40   #16
 
HERNEYSE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HERNEYSE
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Haziran.2008
Üye No: 28919
Mesajlar: 1,497
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 58
42 Mesajına 113 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
BORGA Nickli Üyeden Alıntı
Şahsi ilgi alanım Dilsel Antropolojidir. Uzun süredir ilgiliyim ve yaşım da az değil. Haliyle kaynak dediğin zaman bende bir sıkıntı oluşur. Yine de netten baktım ve kimi kavramları bulabildiğim sitede bunu buldum. Neyse ki varmış. Yoksa sıkıntı olacaktı. Bir şeyi hatırlamak ile onu nerden aldığımı hatırlamak aynı şey değil benim için.

Eski Yunanda ilim "geçim ve yaşam kaygısı olmadan yapılan şey, özgürlük" olarak algılanmıştır.

Eski Yunancada, maişet/geçim, hayatta kalma derdi gailesi olmadan yapılan şeyler toplamı anlamındadır - borga

Skolastik bahsinde geçmektedir. Özgürlük anlamının olduğunu da söylüyor. Bilmiyordum.
Bilim ile ilim arasında etimolojik fark vardır BORGA bahsettiğiniz ilim ilm kökünden gelip arapçadır ve mastardır. Anla-mak gibi.Bilim ise episte kökünden gelir ve yunancadır. Episte dediğiniz manaya gelmez Kavram kargaşası burdan doğuyor sanırım.
______________________________________________________
MATEMATİĞİN TEMELİNİ OLUŞTURAN SAYILAR,BİR YÖNÜYLE MADDİ VARLIKLARI GÖSTERDİĞİ İÇİN FİZİĞE,SOYUT KAVRAM OLMALARI BAKIMINDANDA METAFİZİĞE BAĞLIDIR.(KİNDİ)
HERNEYSE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 21:09   #17
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
HERNEYSE Nickli Üyeden Alıntı

Maddi dünyayı algıda insan neye dayanır. İnsanın içinde bulunduğu!! dış aleme açılan kaç kapısı vardır? Bu kapıları bilimin!! ışıgında algılayalım. Görmek gözün bir eylemimidir? Işık gözle temasa geçtiğinden itibaren ışığın asla giremeyeceği beynin karanlık nöronlar yığınında algılanan ve form alan elektrik sinyali bütünü dış dünyada aynımıdır?Yani beyinin gösterdiği ile dış dünyada ışığın yansımasıyla gözden geçen ve biçim alan gerçeklikmidir? şu bilimsel gerçeği yazalım bakalım; gören göz değil beyindir. Aynı elektirksel sinyallerin biçimlendirmesi duyma eylemi tatma ve dokunma eylemi içinde geçerli olduğu bilimsel!! gerçeğini yazarak soralım varolmak algısı ile var olma nedir? Ben kavramı nerededir? Maddenin varlığı kavramı insan için algıdan başka bir şey değilmidir??
Bilim adamı edasında sorular sormuşsunuz? ancak siz bilim adamı değilsiniz, bende değilim. maddi dünyayı algıda insan bana göre yastığa sana göre çevresel faktörlere bir başkasına ilahi duygusal bakış metoduna, vs.vs bunlar maddi dünyanın gerçekliğinde hiç bir etki yapmaz. yani maddi olmayan bir dünya olmadığına göre hatta ve hatta maddi olmayan bir evren olmadığına göre senin evreni yada dünyayı alğıma yöntemin yada algılayıp algılayamaman hiç bir şey ifade etmez. evren sen algılasan da algılamasan da var. ve evren kendini zaten var olarak varlıyor. sen istediğin kadar yok de.

ışık gözle temasa geçtiğinde derken burada hangi ışıktan bahsettiğinizi yazmamaışsınız radyo aktif ışıklar göze burun deliğine falan yahut noronlara ve noronların sana göre karanlık dünyasına ihtiyaç duymadan zart diye beyne girer ki beyin rontgeni böyle çekilir. beynin gösterdiği ile dış dünyanın gerçek biçimi sana göre s şeklinde olunda dış dünyanın biçimi s olmuyor. bana göre dış dünya renksiz ise ki ben rek körü değilim ama köpekler renk körüdür. yani dış dünyayı siyah beyaz görür. ama dünya siyah beyaz değil bizim gördüğümüz şekilde de olduğunu sanmıyorum.

var olmak algısı insana yada düşünebilen canlılara dair dir var olanın var olmak ile ilgili hiç bir sıkıntısı yoktur. varlığıda felsefeye bile konu olmanın ötesinde dir felsefesi yapılamaz bilgisi sunulur.

istersen yazıyı tekrar oku dön bir daha oku.

felsefenin edebiyatını yapma demiş gündelik hayata uygun varlığının bilgisini ortaya koy demiş arkadaş.

daha önce de ben yazmıştım sıfırı ne ile çarparsan çarp sonuç sıfırdır.

istersen evrenle çarp
v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 21:21   #18
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

ince bir ekleme evrim teorisi darwin le kalmadığı gibi diyalektik materyalizm de marx ile durmadı devam ediyor.

evrim teorisinde darwinin yanlışları vardır olabilir ancak teorinin yanlışlığını değil lokal yanlışları gösterir ve bu yanlışlar yine yeni dönemin evrimcileri tarafından düzeltilir. marx da diyalektik materyalizm ile ilgili nokta koymadı bildiğim kadarı böyle bir noktası yok varsa yazın konudaki eleştiriniz de sizle beraber olalım üstelik marxist olduğumuz halde. ve inanın ki ne darwin ne de marx kendi idialarının yanlışlanmasına karşı çıkmazlar. şayet yanlışlamanız da haklı iseniz sizinle beraber o hakkınızı savunur.

evrim teorisi darwin ile sabitlenmiştir. ancak durdurulmamıştir gelişmeye devam eder. hatta yanlışlandığında o yanlışlama doğru ise oraya kadar. diyalektik ve tarihsel materyalizm de marx ile doğmuştur ona atfedilmiştir ancak tapulu jmalıda değildir.marx bize bu yolu gösteren üstaddır. saygımız sonsuzdur.
v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 21:51   #19
 
HERNEYSE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HERNEYSE
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Haziran.2008
Üye No: 28919
Mesajlar: 1,497
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 58
42 Mesajına 113 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
v_for_vendetta_61 Nickli Üyeden Alıntı
Bilim adamı edasında sorular sormuşsunuz? ancak siz bilim adamı değilsiniz, bende değilim. maddi dünyayı algıda insan bana göre yastığa sana göre çevresel faktörlere bir başkasına ilahi duygusal bakış metoduna, vs.vs bunlar maddi dünyanın gerçekliğinde hiç bir etki yapmaz. yani maddi olmayan bir dünya olmadığına göre hatta ve hatta maddi olmayan bir evren olmadığına göre senin evreni yada dünyayı alğıma yöntemin yada algılayıp algılayamaman hiç bir şey ifade etmez. evren sen algılasan da algılamasan da var. ve evren kendini zaten var olarak varlıyor. sen istediğin kadar yok de.

ışık gözle temasa geçtiğinde derken burada hangi ışıktan bahsettiğinizi yazmamaışsınız radyo aktif ışıklar göze burun deliğine falan yahut noronlara ve noronların sana göre karanlık dünyasına ihtiyaç duymadan zart diye beyne girer ki beyin rontgeni böyle çekilir. beynin gösterdiği ile dış dünyanın gerçek biçimi sana göre s şeklinde olunda dış dünyanın biçimi s olmuyor. bana göre dış dünya renksiz ise ki ben rek körü değilim ama köpekler renk körüdür. yani dış dünyayı siyah beyaz görür. ama dünya siyah beyaz değil bizim gördüğümüz şekilde de olduğunu sanmıyorum.

var olmak algısı insana yada düşünebilen canlılara dair dir var olanın var olmak ile ilgili hiç bir sıkıntısı yoktur. varlığıda felsefeye bile konu olmanın ötesinde dir felsefesi yapılamaz bilgisi sunulur.

istersen yazıyı tekrar oku dön bir daha oku.

felsefenin edebiyatını yapma demiş gündelik hayata uygun varlığının bilgisini ortaya koy demiş arkadaş.

daha önce de ben yazmıştım sıfırı ne ile çarparsan çarp sonuç sıfırdır.

istersen evrenle çarp
Demekki anlatımlardan bir şey anlayamamışsın..Özne olarak ki yazdıklarına bakılırsa kendini bir özne olarak düşünmüyorsun sen bu bahsettiğin varlık dünyasının neresindesin?
Cüzi olarak akıl ne idrak eder?külli olarak akılın neresindesin?Felsefe bir yorum olarak algılansada özü itibariyle felsefe insanın gücü ölçüsünde var olanların!!hakikatini!!bilmesidir.Bu bilmeye duyulan isteğin halidir.Bu halin binlerce yıllık kavgasındayız.Zihniyetlerin hakimiyeti bu kavgada söz sahibi olanların elindedir.Felsefe pozitivizm elinde ideolojilerin oyuncağı olmuştur. Felsefeyi kurtarmak için insanın sorgulama yargılama kabul etmeme düşünselliğine tekrar kavuşması gereklidir. Gereklidir ki akıl ve erdemin kapıları tekrar açılsın. İnsan tekrar nedir?hangisidir? niçindir? sorularını yaşamı anlamada argümanına almak zorundadır.
Gerçekte varlığının hakikatinin bilgisini edinenlere karşı duran pozitivizmdir. Materyalizmi yaşamın her alanına müspet ilimmiş gibi pompalayarak insanın düşünme yetisini yok eden sisteme karşı durmak bir tavır bir etik ve insanın özüne duyulan bir özlemin gereğidir.
Nicelin bir sınırı vardır. Nitel ise sınır tanımaz.Evrenin(madde) sınırı ışıktır. Ona ulaşmak demek kütlenin sınırsızlığa ulaşması demektir ki bu nicelin limitine aykırıdır. Diyelimki niceli nitelle aştın???Bu gücün varmıdır??? Rüyalar niceliğin limitsizliğinin zihinsel formudur. Rüyada bedenin vardır fakat sınırın yoktur.Burda idrak sezgi meselesi devreye girer. Bunun üstü Akıldır!!!
Zaman neyin algısıdır?Olayların yaratılma yada oluşma sırasımıdır? Yoksa yaratılan yada olmuş olanın zihinsel algı sırasımıdır?
Diogenes Laertus Krisuppusun inancı hakkında şunu der;
Uzay bir Tanrıdır, yıldızlar bir tanrıdır,dünyada tanrıdır, ama en büyük tanrı cennete oturan ''akıldır''.Pozitivizm bu aklı nereye koymuştur? Materyalizm akıl derken ''ben'' kavramını nereye koymuştur?......Sualler sualler...sualler...
______________________________________________________
MATEMATİĞİN TEMELİNİ OLUŞTURAN SAYILAR,BİR YÖNÜYLE MADDİ VARLIKLARI GÖSTERDİĞİ İÇİN FİZİĞE,SOYUT KAVRAM OLMALARI BAKIMINDANDA METAFİZİĞE BAĞLIDIR.(KİNDİ)
HERNEYSE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 22:09   #20
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Kısacık bişey yazmışsın ama anlamam mümkün değil. Episte diye bir kök kelime yok. Deki var, Bilim ise episte kökünden gelir ve yunancadır. diyorsun. Ya aceleyle yazmışsın yada konuya yabancısın. Kök kelime, kendi dili içinden aranır. Bilim, BİL den gelir, Türkçedir. Yunancadaki karşılığı Episte değil, Episti dir. Arapçadaki karşılığı İLM dir. İlim diye okuruz.

Episti, Bilim, İlm aynı anlamdaki kelimelerdir. Eski Yunanca 1.500 yıl önce ölmüş yani konuşulmaz olmuş olsa da, günümüzdeki en kuvvetli antik diller arasındadır. Yazılı kaynaklar ısrarla referans olarak kullanır. Günümüz Yunancasıyla morfolojik bağı rivayettir. Biz Türkçede İlim kelimesini bilime eş kullansak da, Arapçada bu kelime Fenni İlimler için tercih edilir.

* * *

Alıntı:
HERNEYSE Nickli Üyeden Alıntı

Maddi dünyayı algıda insan neye dayanır. İnsanın içinde bulunduğu!! dış aleme açılan kaç kapısı vardır? Bu kapıları bilimin!! ışıgında algılayalım. Görmek gözün bir eylemimidir? Işık gözle temasa geçtiğinden itibaren ışığın asla giremeyeceği beynin karanlık nöronlar yığınında algılanan ve form alan elektrik sinyali bütünü dış dünyada aynımıdır?Yani beyinin gösterdiği ile dış dünyada ışığın yansımasıyla gözden geçen ve biçim alan gerçeklikmidir? şu bilimsel gerçeği yazalım bakalım; gören göz değil beyindir. Aynı elektirksel sinyallerin biçimlendirmesi duyma eylemi tatma ve dokunma eylemi içinde geçerli olduğu bilimsel!! gerçeğini yazarak soralım varolmak algısı ile var olma nedir? Ben kavramı nerededir? Maddenin varlığı kavramı insan için algıdan başka bir şey değilmidir??
Bugünün insanına göre en saçma ontoloji konusu ne ise o dahi, mazideki o insanların aklına bugün ulaşamıyor ve şu yukardaki yazı gibi savruluyorsa, buna sadece üzülünür.

NEDİR'in karşısına felsefede NİYE-NASIL konmaz. Çünki cevapları ayrıdır.

Dünya nedir diye sorup, niye-nasıl üzerinden cevap beklemek savrulmadır. Mazide yapılmış ve iflas etmiştir. Çünki niye-nasıl diyen de nediri cevaplamaya kalkmıştır. İflas etmiştir çünki ne olduğunu bilmediği şeyin nasılını konuşurken, bir yandan da bilme eylemi gerçekleşmiştir.

Kardan adam yaparsın velet aklınla, gelir yıkar hacıyağlıağa, "sen Allah mısın." Dışardan baksan dinini koruyor. Sovyetler yağmur bombası yapar, yaptı diyene bile kafir derler. Kendi başıma ilk İstanbula geliyorum, radyoda yoğun yağış dedi, inşallah sel olmaz dedim, yanımdaki, sen kafir misin ki buna inanıyorsun. Onlar ne bilir türünden konuştu.

Bilgi Felsefesinin yani Epistomolojinin konuları ile Ontoloji ve Aksiyolojinin konuları farklıdır.

v_for_vendetta Arkadaş herşeye epistomoloji ve yerini alabilmiş bilimsel bilgi ile cevap veriyor. Halbuki bu usul Aksiyolojinin karşısında acizleşir. Bir işe yaramaz. Ontoloji karşısında da sebepler noktasında acizleşir. Bu usul herkapıyı açmaz. Açar diyen, pozitivist olur. Maddeye esir düşer.

Bir baba niye kızıyla çiftleşmiyor. Bir çocuk mesela niçin siyah rengi sevmiyor. Diğeri niçin bisiklete binmek istemiyor. Öbürü durduk yere niçin yalan söylüyor.

"Fenni bilimlerle bu soruları çözerim." diyene ; nah çözersin. Ordan sadece faşistleşmeye malzeme çıkar. Bunların cevabı BİLMEK değil. Herşeyi bilmek zorunda değilsin.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 22:16   #21
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

allah cc ile hz muhammed sav elhamdülillah.
v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 22:21   #22
 
Hermes Trismegistus - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hermes Trismegistus
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 23.Ağustos.2015
Üye No: 52872
Mesajlar: 272
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 15
51 Mesajına 61 Teşekkür Aldı
Standart

Kopyala yapıştır lobisi sonunda konuyla alakalı bir alıntı ortaya koyabildi. Bunu kopyala yapıştır lobiciliğinin önemli bir başarısı sayıyorum. Bu Khaos isimli kişi kimse bulun getirin de, onu bir Demiurge gibi şekle sokayım.

Bu arkadaşı düzeltmeye başlarken Borga'nın yaptığı gibi "ama hangi birini düzelteyim" tarzı yüksekten bakan bir tutum takınmadan her sözünü bir bir ele alacağım. Çünkü bizde her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapımız açılır.

Alıntı:
varlık tartışmasını kısırdöngü ilan etmek; bu tartışmada yenilen idealizmin bir numarası gibi
Varlık tartışmasını kısır döngü ilan eden olsa olsa materyalistler, Kant'ın kuşkucu felsefesi, Husserl-Heidegger'in varoluşçuluğu olabilir. Varlığın ne olduğunu asla bilemeyecek olan bunlardır, Hegel'in felsefesi değil. Us her zaman her yerde bilince Varlığın ne olduğunun gerçek bilgisini edinmesi için sorular sorar. İki seçenek var. Bilinç ya bu gerilime dayanamayacak düşünce yoluyla bu bilgiye ulaşacak ya da Us'u susturarak onun sadece yanılmaya yetenekli olduğu inancını oluşturacak.(Tıpkı Kant gibi, Tıpkı Marx gibi, Tıpkı Heidegger gibi) Böylece sonsız bilginin edimselliği dururken, sadece deney ve gözlemle yetinelim. Deney ve gözleme imkan vermeyen düşüncelere dair soru sormayalım, yanıt aramayalım diyecek. Bu tıpkı bir meşe ağacını tüm görkemiyle görmeyi isterken, bir palamut tanesinin gösterilmesine benzer. (Hegel böyle bir benzetme yapar.)

Alıntı:
insan maddenin/evrenin ''kendisini'' ortaya koyamaz. ''kendisini ortaya koymak'' varolmak ile eşanlamlıdır çünkü.varolmak evrenin niteliğidir.
İnsanın maddenin/evrenin kendisini ortaya koyamayacağı gerçekten de insanın onu hiçbir şekilde asla bilemeyeceğini söylemekten, çünkü bunların sadece yanılmaya yetenekli olan bilince bir yansımasından başka birşey olmadığını söylemekten başka ne anlama gelir? Gerçekte bu da her sanı gibi bir sanıdır. Materyalizm bilinçteki düşüncenin maddi dünyanın bir yansıması olduğunu söylerken bunu sadece dolaysız bir bilgi olarak bildirir ki yine materyalizme göre sınanamaz, test edilemez, deney ve gözlemle doğrulanamaz veya yanlışlanamaz bir bilgidir. Ve bir bilgi olarak sanıdan öteye geçmez. Çünkü madem gerçek bilgi deney ve gözleme dayalı olmalı; bilinçteki düşüncenin maddi dünyanın bir yansıması olduğu yönündeki görüş hangi deneye dayalı? Onun içinMarx dahiyane bir yolla zamanla pozitif bilimin gelişeceği ve felsefenin kendisine yer bulduğu özerk ortamı yitireceğini söylemiştir. Ama gerçek bilginin yalnızca pratiğe dayalı olması gerektiğinden bahseden Marx acaba kendi düşüncelerinden hangisini pratikten veya deney ve gözlemden çıkarmıştır? En azından proletarya burjuvazi karşıtlığından oluşan sınıfsal bir toplum fikrinin bile pratikten çıkarılan gerçek bir bilgi olması beklenir. Oysa kapitalist bir ortamda proletarya adı altında ortak çıkara sahip bir sınıf olarak görülen topluluğun bile burjuvaziden çok kendi kendilerine çıkarsal olarak rakip ve karşıt olarak yaşadıkları bilinen bir olgudur.


Alıntı:
ancak insan, varolanın bilgisini ortaya koyabilir. kant burdan bilginin imkansızlığını türetti, siz ise varlığın kendini ortaya koyma niteliğinin inkarını türetiyorsunuz
Bugün Hegel felsefesinin ortaya koyduğu tek bir gerçek varsa o da Varlık ve Kavramın ayrı oldukları kadar bir olduklarıdır. Varlık'ta Kavram'da olmayan hiçbir şey yoktur. İnsanın varolanın kavramını (yani burada bilgisini) oraya koyması zaten varolanın kendisini ortaya koymasıdır. Varolan ve onun kavramı arasında bir ayrım yapıp Varlık'ta her zaman için Kavram'da olmayan birşey olduğu sanısı materyalistlerin ve saz arkadaşlarının bir kuruntusudur. O zaman cevap verin, buyrun Varlık'ya Kavram'da olmayan ne var? Hiçbir zaman cevap veremezsiniz. Ama yine de "varlık tartışmasını kısır döngü ilan ediyorlar" gibisinden ne söylediğini bırak, neyi anladığı bile meçhul bir kafadan çıkacak bir yakarışla felsefeye çamur atarsınız.

"varlığın kendini ortaya koyma niteliği" sözü tam bir saçmalıktır. Çünkü her nitelik olumsuzlama olarak varlık kipini taşır. Çok bilmiş arkadaşlar VARLIĞIN NİTELİĞİ OLMAZ. Maddenin bir niteliği olur ama Varlığın olmaz. Materyalistlerin Varlık ile Maddeyi eşanlamlı görmesinin bir sonucu olarak bu cahillik, buna rağmen bu çok bilmişlik görünüşü nasıl açıklanabilir?

Bu arada Kant bilginin imkansız falan olduğunu söylemez.Önce okuyun bir, anlayın adamı! Deney ve gözleme dayalı bilgiler edinilebileceğini söyler. (O da sizin ekipten yani, dışlamayın)

Alıntı:
eğer evren/madde ; kendi varoluşunu varolmak suretiyle ortaya koymasa, hangi numenden, hangi fenomenden, hangi epistomolojiden, hangi insanın bilgiyi ortaya koyumundan bahs edilebilinir ki.
"varoluşu varolmak suretiyle ortaya koymak" sözü de tam bir saçmalıktır. Çünkü bu sözdeki tüm belirlenimlerin hepsi daha şimdiden Varlık kipiyle yüklüdür. Bu şu anlama gelir: VAR oluş VAR. Çünkü kendini Var olarak ortaya koymuş. Öyleyse Varlığın daha öte ne olduğunu bilmesen bile var olduğunu bildiğin için sorgusuz sualsiz kabul et. Bu zaten var olmasaydı, sen fenomenden, numenden, epistemolojiden, insanın bilgiyi ortaya koymasından bahsedemezdin. İyi güzel de VAR oluşun VAR olduğunu kabul etsek bile, bu bana bilgi olarak birşey katmıyor ki! Tüm bildiğim o var, çünkü var, bu nedenle var! Bu birşeyi de açıklamış olmuyor bu sebeple. (Gavura anlatır gibi anlatıyorum, kıymetimi bil pastafaryan)

Alıntı:
aslolan, evrenin kendi varoluşunu ortaya koyma niteliğine zaten sahip oluşudur. insan tarafından varlık kavramının soyutlanabilmiş olması bile bunun sonucudur
Varlık Kavramı bir soyutlama değildir. Us düşmanı Heidegger bile tüm us düşmanlığına rağmen bunu iddia edecek kadar gülünç duruma düşmez. Varlık kavramının varolan şeylerden soyutlanarak elde edilmesi mümkün değildir. Varlık böyle bir soyutlama sürecinin sonucu olamaz. Çünkü Varlığın kendisi de soyutlanabilir. Soyutlanırsa Yokluk olur.

Alıntı:
bilgi ise bundan sonra gelir ve insan eliyle ortaya konur. ancak neyin bilgisi? elbette varolanın, yani bu niteliğe sahip olanın , yani varlığını ortaya koymuş olanın.
Hegel felsefesiyle beraber, yani Kavram ve Varlığın bir olduğunun TANITLANMASIYLA beraber tüm ontolojik ve epistemolojik ayrımlar anlamını yitirmiştir. Bunların olsa olsa sizin analitik bilincinizde, okuyup öğrenmekten aciz, merak duygusu körelmiş, ömrü hayatında tek bir kitabı bile belki okumamış olup da, forum köşelerinde ona buna al oku da öğren gibisinden, kopyala yapıştır lobiciliği yapanların zihniyetinde bir anlamı kalmış olabilir.

Alıntı:
bir kısır döngü yok. ontolojide savaş materyalizm tarafından kazanılmıştır. epistomoloji, ontolojideki savaşı kazanın materyalizmin ilkelerini hayata geçirmekten ibarettir.
Us'u düşünme yetisini bu kadar körelttikten sonra tabiki bşr kısır döngü olmaz. Ontolojide savaşı materyalizmin kazanmış olması hep yenilen o meşhur pehlivanın güreşe doymamasına benzer. Yenildikçe tekrar güreşir tekrar yenilir. Taki karşısındakini bıktırıncaya dek. Sonra da ben kazandım diye sevinir.

Alıntı:
çünkü varlık bilinebilir bir şeydir. çünkü varlık kendisini ortaya koyar.
Tabi canım! Cidden bilinebilir birşey. (Varlığa "birşey" yüklemini yükleyebilen bir kafa nasıl bir kafadır?)Varlık vardır dediğim zaman onu bilmiş olurum, daha öte hiçbirşey bilmesem bile.

Devam edecek..
______________________________________________________
Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, çalana kapı açılır.
Hermes Trismegistus isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 22:25   #23
 
HERNEYSE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HERNEYSE
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Haziran.2008
Üye No: 28919
Mesajlar: 1,497
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 58
42 Mesajına 113 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
BORGA Nickli Üyeden Alıntı
Kısacık bişey yazmışsın ama anlamam mümkün değil. Episte diye bir kök kelime yok. Deki var, Bilim ise episte kökünden gelir ve yunancadır. diyorsun. Ya aceleyle yazmışsın yada konuya yabancısın. Kök kelime, kendi dili içinden aranır. Bilim, BİL den gelir, Türkçedir. Yunancadaki karşılığı Episte değil, Episti dir. Arapçadaki karşılığı İLM dir. İlim diye okuruz.

Episti, Bilim, İlm aynı anlamdaki kelimelerdir. Eski Yunanca 1.500 yıl önce ölmüş yani konuşulmaz olmuş olsa da, günümüzdeki en kuvvetli antik diller arasındadır. Yazılı kaynaklar ısrarla referans olarak kullanır. Günümüz Yunancasıyla morfolojik bağı rivayettir. Biz Türkçede İlim kelimesini bilime eş kullansak da, Arapçada bu kelime Fenni İlimler için tercih edilir.

* * *



Bugünün insanına göre en saçma ontoloji konusu ne ise o dahi, mazideki o insanların aklına bugün ulaşamıyor ve şu yukardaki yazı gibi savruluyorsa, buna sadece üzülünür.

NEDİR'in karşısına felsefede NİYE-NASIL konmaz. Çünki cevapları ayrıdır.

Dünya nedir diye sorup, niye-nasıl üzerinden cevap beklemek savrulmadır. Mazide yapılmış ve iflas etmiştir. Çünki niye-nasıl diyen de nediri cevaplamaya kalkmıştır. İflas etmiştir çünki ne olduğunu bilmediği şeyin nasılını konuşurken, bir yandan da bilme eylemi gerçekleşmiştir.

Kardan adam yaparsın velet aklınla, gelir yıkar hacıyağlıağa, "sen Allah mısın." Dışardan baksan dinini koruyor. Sovyetler yağmur bombası yapar, yaptı diyene bile kafir derler. Kendi başıma ilk İstanbula geliyorum, radyoda yoğun yağış dedi, inşallah sel olmaz dedim, yanımdaki, sen kafir misin ki buna inanıyorsun. Onlar ne bilir türünden konuştu.

Bilgi Felsefesinin yani Epistomolojinin konuları ile Ontoloji ve Aksiyolojinin konuları farklıdır.

v_for_vendetta Arkadaş herşeye epistomoloji ve yerini alabilmiş bilimsel bilgi ile cevap veriyor. Halbuki bu usul Aksiyolojinin karşısında acizleşir. Bir işe yaramaz. Ontoloji karşısında da sebepler noktasında acizleşir. Bu usul herkapıyı açmaz. Açar diyen, pozitivist olur. Maddeye esir düşer.

Bir baba niye kızıyla çiftleşmiyor. Bir çocuk mesela niçin siyah rengi sevmiyor. Diğeri niçin bisiklete binmek istemiyor. Öbürü durduk yere niçin yalan söylüyor.

"Fenni bilimlerle bu soruları çözerim." diyene ; nah çözersin. Ordan sadece faşistleşmeye malzeme çıkar. Bunların cevabı BİLMEK değil. Herşeyi bilmek zorunda değilsin.

Bilimin kelime kökeni olarak eski yunancada şu anlama geliyor dediğiniz için bu anlamın o olmadığını söyledim. Türkçede bil kökünden gelmesi ile yunancada bilimin bahsettiğiniz anlamda kullanılır demeniz farklıdır.Episti kısmında klavye hatası e ye takmanız ilginç olmuş. neyse bir konuda anlaştıl bilim eski yunancada bir önceki mesajınızda yazdığınız anlamda değildir.Burada bir kavram kargaşası olmuştur dedim.
varlığı soruşturmak için nedir hangisidir nedendir niçindir sorularını sormak zorundayız. Bu sorular felsefede ilk sebebe gider.
BORGA bunların anlamsızlığını ileri sürüyor!! bu niçean bakışın postmodernist marksizme akıl yürütmesi ise ben de buna anlam veremiyorum.
______________________________________________________
MATEMATİĞİN TEMELİNİ OLUŞTURAN SAYILAR,BİR YÖNÜYLE MADDİ VARLIKLARI GÖSTERDİĞİ İÇİN FİZİĞE,SOYUT KAVRAM OLMALARI BAKIMINDANDA METAFİZİĞE BAĞLIDIR.(KİNDİ)
HERNEYSE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 22:33   #24
 
HERNEYSE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
HERNEYSE
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Haziran.2008
Üye No: 28919
Mesajlar: 1,497
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 58
42 Mesajına 113 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
v_for_vendetta_61 Nickli Üyeden Alıntı
allah cc ile hz muhammed sav elhamdülillah.
Bu kadar....Zihnini zorla kendi düşün gücünle yaz..Alma bir yerden alırsanda önce sen anla anladığını aktar ki anlayalım neyi ne kadar anladığını...Gerek kalmadı yazmaya..
______________________________________________________
MATEMATİĞİN TEMELİNİ OLUŞTURAN SAYILAR,BİR YÖNÜYLE MADDİ VARLIKLARI GÖSTERDİĞİ İÇİN FİZİĞE,SOYUT KAVRAM OLMALARI BAKIMINDANDA METAFİZİĞE BAĞLIDIR.(KİNDİ)
HERNEYSE isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02.Eylül.2015, 22:38   #25
 
v-for-Raperîn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
v-for-Raperîn
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 04.Mart.2014
Üye No: 49566
Bulunduğu yer: minnacık mavi gezegen
Mesajlar: 1,165
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 253
508 Mesajına 950 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
BORGA Nickli Üyeden Alıntı


v_for_vendetta Arkadaş herşeye epistomoloji ve yerini alabilmiş bilimsel bilgi ile cevap veriyor. Halbuki bu usul Aksiyolojinin karşısında acizleşir. Bir işe yaramaz. Ontoloji karşısında da sebepler noktasında acizleşir. Bu usul herkapıyı açmaz. Açar diyen, pozitivist olur. Maddeye esir düşer.

Bir baba niye kızıyla çiftleşmiyor. Bir çocuk mesela niçin siyah rengi sevmiyor. Diğeri niçin bisiklete binmek istemiyor. Öbürü durduk yere niçin yalan söylüyor.

"Fenni bilimlerle bu soruları çözerim." diyene ; nah çözersin. Ordan sadece faşistleşmeye malzeme çıkar. Bunların cevabı BİLMEK değil. Herşeyi bilmek zorunda değilsin.
aksiyolojinin karşınında acizleşir? acizleşen nedir? etik mi etik anlayışın etiğin bilimsel karşılığı yokmu yada etik ahlak kavramının bilimsel karşılığı değilmi buradaki bilimsel karşılıkdan kasıt canlılığın süreç içersinde oluşturduğu ahlak anlayışına etik diyorum ben mesela bir maymunun bile yavrusunu koruma nalayışına mesela iki filin iş birliği yapmasına veya iki maymunun iş birliği yapmasına birinin diğerini aldatmasına , bizon sürüsünün yavrusu yada sürüsü içindeki bir yaşlı bizonu yada yavru bizonu korumasına.
hoş bunlara iç güdü diyende var da iç güdü iddiası düşünmeyi salt insana ait bir olgu sanması yada öyle empoze etmesidir.oysa hayvanlar da düşünür ama insanlar evrenin en değerli varlığı ya , kendinden başkasını düşünemez kendinden başkasının etik değerleri olamz sanır. ben böyle düşümüyorum.

kaldıki yazıda aşk bile maddi dir maddenin halidir demiş.

fenni bilim ile felsefe yi ayrı tutmak gibi gafletim hiç olmadı. pozitif bilim dogmadır. kesin cevapları vardır felsefe gıdıklar araştırmasına devam eder.

tıpkı lenin ile marxı ayırmamam gibi yada balanquizm ile marxizmi ayırmama gibi, senin daha önceki başlıkda yazdığın gibi devrimcilik için yakamayacağım yorgan yoktur mantığı bunlar bizim yöntemlerimiz.

teori pratikden ayrı olamaz olursa bir anlamı olmaz bunlar da senin dillendirdiğin ilkeler.


pozitif bilimin her dediğini doğru kabul etme gafleti pozitif bilime karşı çıkılması gerektiğini göstermez.
kaldıki pozitif bilim kendinin sorgulanmasına karşı çıkmaz, ancak yargıları kesindir, taki başka bir deneyimleme ile çürütülene kadar, başka bir deneyimlemenin sebebi de felsefe oluyor.


"Fenni bilimlerle bu soruları çözerim." diyene ; nah çözersin. Ordan sadece faşistleşmeye malzeme çıkar. Bunların cevabı BİLMEK değil. Herşeyi bilmek zorunda değilsin.

aynısının sadece yerlerini sadece değiştir bilim yerine felsefe felsefe yerine bilim koy bakalım beğenecekmisin.
v-for-Raperîn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com