Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > ULUSAL SORUN VE DEVRİM > Kürt Ulusal Sorunu

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Kürt sorununu baskı ve terörle “çözecekler”
Cevaplar
19
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1448
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 02.Mart.2015, 19:39   #1
 
Ekim Arat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ekim Arat
Proleter Devrimci
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Temmuz.2007
Üye No: 712
Mesajlar: 10,214
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,263
1,747 Mesajına 4,620 Teşekkür Aldı
Standart Kürt sorununu baskı ve terörle “çözecekler”

Kürt sorununu baskı ve terörle “çözecekler”


Dinci-gerici AKP’nin kurmayları ile HDP’nin İmralı Heyeti’nin geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği görüşme ve yapılan açıklamaların yankısı sürerken Başbakan Ahmet Davutoğlu, sermaye devletinin Kürt sorununa yaklaşımını özetledi.

Geçtiğimiz günlerde AKP heyetiyle gerçekleştirilen görüşmede yer alan HDP'li Pervin Buldan'ın, 'değiştirilecek' dediği İç Güvenlik Paketi'ne ilişkin açıklamalarda bulunan Davutoğlu, paketin “çözüm sürecinin önünü açacak bir tedbir olduğunu” söyleyerek inkar ve imhadan taviz vermeyecekleri mesajını verdi.



“İç güvenlik tedbirdir”
Davutoğlu, mecliste görüşülmeye devam eden sıkıyönetim yasasıyla ilgili şu ifadeleri kullandı:

“İç güvenlik reformu, alınan bir tedbirdir. Çözüm sürecinin önünü açacak bir tedbirdir. Kimsenin şehirleri sokakları kaosa dönüştürerek kardeşlik projesini sabote etmesini engelleyecek bir yasa tasarısıdır.”

Başbakan Ahmet Davutoğlu, bu düzenlemeyle 'şehirlerde kimsenin kaos yaratamayacağını' ifade ederek Kürt halkını, ilerici, devrimci güçleri ve toplumsal muhalefeti tehdit etmeye devam etti.

Konuşmasında Kürt hareketine de yüklenerek AKP ve sermaye devletinin Kürt sorununda “çözüm” planını işaret eden Davutoğlu şöyle konuştu:

“Demokrasinin olduğu yerde şiddet kültürü gelişmez. Demokratik siyasetin olduğu yerde artık silahlara dayalı mücadele yürütmek isteyenlerin, bunun haklı zemini olamaz. Herhangi bir kesimin silah dilini kullanması kesinlikle o demokrasiye yapılabilecek en büyük saldırıdır. Bu açıklamayla demokratik siyasete yapılan çağrı olumludur. Tabi göreceğiz, artık Türkiye’nin herhangi bir yerinde silah dilinin uygulanmaması lazım. 6-7 Ekim olaylarında olduğu gibi demokrasiye yakışmayan görüntülerin çıkmaması lazım. HDP’ye seslenerek söylüyorum, kimin ne derdi varsa tartışacağı yer TBMM’dir. Kimin ne derdi varsa başvuracağı makam silah değil millettir, terör değil halktır, savaş değil barıştır.”
Kızıl Bayrak
______________________________________________________
sınıfa karşı sınıf,
düzene karşı devrim,
kapitalizme karşı sosyalizm!!!!!
------------------------------------------------------
‎"Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir."
KARL MARX
Ekim Arat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ekim Arat Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 03.Mart.2015, 00:58   #2
 
ehrenburg - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ehrenburg
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 17.Mayıs.2010
Üye No: 29406
Mesajlar: 787
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,515
391 Mesajına 970 Teşekkür Aldı
Standart

Silah devrimciliğin göstergelerinden biridir ancak devrimcilik, silaha indirgenemez. En basitinden, 6-7 Ekim olaylarında ayaklanan insanların hemen hiç birinin silahı yoktur ya da gezi olaylarında silah göremezsiniz. Ancak bu eylemliliklerin tamamı devrimcidir.

Bu bağlamda devletin esas korktuğu şey silah değil devrimciliktir. HDP ise düzde devrimcilik yapan bir parti değildir. Devlet, devrimci özünden arındırılmış HDP'yi her türlü yola getirceğini düşünmektedir. Hesap budur.
ehrenburg isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
ehrenburg Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 4 Kisi:
Alt 03.Mart.2015, 05:52   #3
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Devrim, Sosyalizm yada Komünizm adına yola çıkmış devrimci politik yapılar, oluşumlar, bu başlıkta yer alan türdeki konularda, bazı kriterleri esas almalı, bu tür konularda görüş beyan ederken, içinde o kriterlerden üreyen değerlendirmeler olmalıdır.

Bu kriterlerin içinde yer alan en önemli mevzu, devrimin subjektif şartlarına dairdir.

Mazide Tariş İsyanı diye geçen olaylar bütününde, o gün Ege Ordu komutanı olan Kenan Evren "olay" yerine gelerek bir çağrı/anons yapmıştı. Defalarca, işçilere, içinizdeki silahlı militanlara uymayın, onları dışarı atın, başka isteğimiz yoktur diye seslenmişti.

Bu durum, isyan eden işçi karşısında çaresizliğin itirafı anlamına geliyordu. Ortada yasa dışı şeylere devletin itirazı sözkonu ediliyorsa, bunlardan biri de işçiler tarafından el konulmuş bir dizi fabrika işgalleriydi.

Devlet, devrim karşısında, bu noktadaki subjektif hakimiyetini kaybetmiş, işçilere de, içlerindeki silahlı devrimcilere de güç yetiremez olmuştu. Rotayı, bu işler silahsız olmalı diyen bir kısım örgüte çevirmişti. Halbuki onlar da devlete göre yasadışı idi.

Bu bir subje kaybı anlamına geliyordu.

Bu başlıkta yer alan, devlet ve hükümet açıklaması, o günkine benzer bir duruma denk geliyor.

Devlet, silahlı bir örgüte silah bırak demez. Bunu demek durumunda olduğunda, subjeyi yöneten ekiple değil, el altından yapar. Devlet, silahlı örgütü dağıtır, yokeder. Bu, onun hakkıdır. Karşı-devrim de bu subje üzerinden yükselir.

Ama bu açıklamada devlet, yokedemediğine, şu şu şu şartlarda bize silah çekmekten vazgeç diyor. Dün yasak olanı, bugün silelim ve mecliste tartışalım diyor.

Bu devletin subje kaybıdır. Karşısındaki gücü, yasama üzerinden reformize etmeye çalışıyor. Bu güne kadar, karşı-devrimci subje ile eğittiği insanlardan bu yönde tepki alıyor. Neden pazarlık yapıyorsun, neden muhatap alıyorsun...

Bunlar yakın geçmişte devletin yapmam etmem dediği bir dizi şey.

Mevcut hükümet partisi diyor ki, biz inkarı kaldırdık, Kürt vardır.

Egemenlik alanında oluşturduğu, Kürt yoktur subjesini kıran ekipmiş gibi davranmak zorunda kaldı. Uzun süre de PKK yi muhatap almadan bu işi PKK nin razı gelebileceği noktalara taşıma işleriyle uğraştı. Karşısında PKK değil de PDK/KDP yada YNK/KYB türü bir yapılanma olmuş olsaydı, bu iş çoktan çözülmüş olurdu. Sorun bu işin salt meclisle sınırlı olmamasında direten nitel farkta düğümlenmektedir.

Silahı bırak ve siyaset yap. Bu herkes için aynı anlama gelmiyor. Aynı anlama gelen kısmı, silah bırakma. Siyaset yapma mevzusu karışık.

Devlet PKK nin sadece silahlı grubu yani gerillaya itiraz konumunda değil ki. PKK nin siyaset anlayışına denk bir dizi örgüt ve kurumu var. PKK bunların devlet tarafından kabulünü yani yasal kabulünü ileri sürüyor. Bunlar siyasi organlar. Bir köyde, mahallede, kasabada, şehirde bundan sonra insanların nasıl yaşayacağına dair, sosyal, iktisadi ve politik örgütlenmeler. Bunların de facto olmaktan çıkıp kanunlaşması meselesi var.

Bu mevzuların da subjektif şartların oluşumu ile birebir ilgisi var.

PKK, ben bulunduğum yerlerde bu anlayışı hayata geçireceğim ve sen de ister bunu kabul edip yasasını çıkaracaksın, istersen de buna itiraz edip savaşmaya devam edeceksin diyor. Sen bu anlayışa ve onun örgütlerine saldırmazsan, ben de onları silahla korumak zorunda kalmam diyor.

PKK kendi konumu ile ilgili sayısız taviz verebilir. Ama halkın konumu ile ilgili mevzularda ayak diretiyor. Bu nitel farktır.

Suriye ve Rojava, bu nitel farkın korunmasını değil devlete PKK ye bile dayatıyor. Varsayılsın ki PKK bunun teorisyeni değilmiş.

Bu koşullar altında, Suriye ve Türkiyedeki halklar, Kürdistan eksenli halklarla halk ve devrim lehine ilişkiye mecburlaşıyor.

Bunu ilk önce örgütsel-politik yapılar, devamında da halklar, sosyal ve ekonomik ilişkiler ekseninde, oldukça da parazitli yani anlaşılması zor frekansadaki politik muhataplıklarla yaşamak durumundalar.

Bugün işin bu kısmı ateşli değil, ılık ama ısınıyor. Haliyle salt politik yapılar, şu an yüksek basınç altında değil.

Bu Newrozda iki yıl olmuş olacak. Bu konuda netleşme ortaya çıkacağını öngörmüştüm. Rojavadaki IŞİD sorunu bu durumu biraz öteledi. Ama aşılmak üzere. Devletler, orada halkların yenilgisini arzuladılar. IŞİD i de yenilmiş halklardan sonra devletler yenip kurtarıcı olacak ve tüm alternatifleri sürklase edeceklerdi. TC devleti Kürt meselesinde işin bu kısmını kolladığından süreci sallamaya almıştı. Şimdi öne almazsa, süreç devleti sallamaya başlayacak.

Subjektif şartlar ekseninde, mevzular bu noktalarda toplaşıyor diye düşünüyorum.

Bu noktada Kızıl Bayrak ve benzeri anlayışlara da söylenecek sözler var. Mesele PKK ile müttefik olup olmamak değil.

* * *
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
BORGA Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 3 Kisi:
Alt 03.Mart.2015, 13:17   #4
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,567
834 Mesajına 1,567 Teşekkür Aldı
Standart

Her şeyden önce verdiğimiz örnekler konusunda dikkatli olmalıyız. Vereceğimiz örnekler anlattığımız konularla bire bir ve düzgün bir şekilde örtüşmelidir. Tariş konusu ile Kürt konusunu örnekleştirme hakkınız yoktur. Tariş konusu hiçbir uzlaşmanın görünmediği ve Allahına kadar devrim kokusunun yer aldığı ve Allahına kadar isyan ve savaş içeren Türkiye devrim fotoğrafıdır. Binbir şaibenin döndüğü Kürt siyaseti ile ilişkilendirmeniz gerçekten büyük bir aczin ve suç ortaklığı arayışınızın ifadesidir.

Tariş te savaş oldu ve o savaş ta yenildik. Birkaç polis vurduk ama bunun karşılığında da Hıdır Aslan’ımızı verdik. Onun ardından hesap defterini bir kenara koyduk. Her gün birbirileriyle binbir fırıldak çeviren ve müzelere gönderilmiş olan demokrasi ve barış siyasetinin, bugün yeniden yüzlere takılmış maskeliler ve mankenler sayesinde dillendirilmiş olduğunu görüyoruz. Sizin de bu mankenleri devrimci komünist siyasetlerle karıştırmanıza iyi niyetle bakmayacağım.

Tariş komünist ayaklanmaydı ve işçi sınıfının devriminin savaşını yaptı. Kürt siyaseti neyin ayaklanmasını yaptı? Söylüyorum: Demokratik demokrasinin ve demokratik barışın ayaklanmasını yaptı.

Silah, barış, demokrasi konularıyla örnek vermek istiyorsan, Türkiye devrimcilerinin dışından örnek vermelisin. Ya da sonuçlarını da beraber yazmalısın. Tarişçiler barışmadı. Tarişçiler halka doğruları söyledi.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Hasan Karataş Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 03.Mart.2015, 13:25   #5
 
Ekim Arat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ekim Arat
Proleter Devrimci
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Temmuz.2007
Üye No: 712
Mesajlar: 10,214
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,263
1,747 Mesajına 4,620 Teşekkür Aldı
Standart

Kürt hareketinin kısır döngüsü ve devrimci çıkış
01.03.2015 - 13:38 Gündem

Kürt sorunu toplumsal-siyasal bir sorundur ve ancak toplumsal devrim perspektifi içinde ele alınırsa, gerçek bir özgürlük ve eşitlik olanaklı hale gelir. Aksi durumda ne gerçek bir özgürlük ve eşitlik, ne bunun ifadesi bir özerklik ve ne de bağımsızlık mümkün olacaktır.

Yine bir seçim dönemine giriyoruz ve önceden kurgulanmış gibi yine aynı şeyler oluyor.

Şöyle ki, daha öncekilerde olduğu gibi HDP’nin İmralı heyeti yine A. Öcalan’la görüşmek ve sürece ilişkin görüşlerini almak üzere İmralı’ya gitti. Her iki tarafda yoğun bir hareketlilik içindeydi. HDP heyeti İmralı-Kandil-Ankara üçgeninde adeta mekik dokudu. Hükümet ile üst üste görüşmeler yapıldı. İmralı heyeti, dönüşünde yine umut dolu açıklamalar yaptı. Yapılan açıklamalara bakılırsa bu kez sorun sanki çözüme doğru evriliyordu.

AKP cephesinden de aynı yönde açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalara göre, "Yakında iyi şeyler olacak"tı, "Tahkim edilen bir ateşkes" ilan edilecekti ve en geç Newroz’da "A. Öcalan silahları bırakın çağrısı yapacak"tı. Karşılıklı olarak iyimserlik yüklü açıklamalar birbirini kovaladı. Fakat ne olduysa HDP İmralı heyetinin son bir ayda yoğunlaşan bu görüşme trafiği birden bire durdu. Besbelli ki kriz vardı.

Krizin ilk sinyali Erdoğan’dan geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, silah bırakma konusunda “açıklama bekliyordum ama olmadı” dedi. KCK Eşbaşkanı Bese Hozat anında "Ne yapmışlar ki, silah bırakılsın" dedi. PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan, “biz niye silah bırakalım, devlet silah bıraksın” yanıtını verdi. Onları HDP cephesinde yapılan açıklamalar tamamladı.

HDP heyeti Kandil dönüşünde bu kez KCK’nin gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı ve çözüm sürecinin son derece "tehlikeli ve kritik bir noktada" olduğunu açıkladı. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise, “ne İmralı görüşmelerinde ne de Kandil’de silahların bırakılmasına yönelik bir tartışma olmadı” dedi.

En sert açıklama Kandil’den yapıldı. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat sürecin bitme noktasında olduğunu ve “yeni kararlar alma sürecinde” olduklarını açıkladı. Şüphesiz ki, AKP cephesinden de benzer açıklamalar yapıldı. Başbakan Davutoğlu “süreçte kritik bir noktadayız” dedi. Ardından da, PKK’yi kastederek “askeri gücün varlığının hiçbir zaman meşru olmadığını” söyledi. "Kimse bize ev ödevi veremez" diyerek ortamı iyice germeyi de ihmal etmedi.

Karşılıklı olarak kılıçlar çekilmiş, bıçaklar bilenmektedir. Karşılıklı restleşme de tam hız devam ediyor. Süreç gerçekten de tehlikeli ve kritik bir aşamada seyrediyor. Zaten, ayrıntılardan arındırıldığında, gelinen yerde en dikkate değer olan gelişme de, KCK ile hükümetin ilk kez ortaklaşa olarak süreci aynı sözcüklerle tanımlıyor olmalarıdır. Durum gerçekten de ciddidir ve Türkiye gerçekten de tehlikeli ve kritik bir viraja girmiş bulunuyor.

Tayyip Erdoğan’ın en güvendiği kurmayı olan Yalçın Akdoğan’ın, “Çözüm sürecini nihayete erdirmekte kararlıyız. Bu dürüstlüğü, iradeyi herkesten görmek istiyoruz. Bu mesele seçim hesaplarına kurban edilecek bir mesele değildir. Bülent Bey'in dediği gibi top bir süredir HDP’nin sahasında. HDP 4 Şubat’tan beri top çeviriyor. Kandil de topu patlatmaya çalışıyor. Bakalım ne olacak göreceğiz. Ama hükümet durduğu yerde kararlı bir şekilde dimdik durmaya devam ediyor” şeklindeki açıklamaları da bu gerçeği değiştirmiyor. Değiştirmiyor, çünkü bu sözlerin de daha öncekiler gibi bir samimiyeti ve hükmü yoktur. Bu sözlerin de öncekiler gibi tamamıyla bir aldatmacadan, oyalamacadan ve Kürt halkını hiçbir karşılığı olmayan beklentiler içine sokmaktan başka bir anlamı bulunmamaktadır.

AKP ile Kürt hareketi arasında yaşanan gerilim gitgide tırmanıyor. AKP, ön şart olarak “önce silahlar bırakılmalı”; KCK ise “önce müzakere” diyor. Bu bir kriz durumudur ve bu kriz derinleşiyor. Bu gerilim daha ne kadar sürecektir? Kriz aşılacak mıdır? AKP ile Kürt özgürlük hareketi arasındaki ipler kopacak mıdır? Yoksa A. Öcalan yeniden devreye girerek bu "tehlikeli ve kritik" süreci sonlandıracak mıdır? Bu soruların cevaplarını almak için biraz beklemek gerekecektir.



Yolun sonuna gelinmiştir ve karar verme zamanıdır
Tüm ayrıntılardan arındırıldığında, A. Öcalan’ın yeniden devreye girmesi ve şu ya da bu gerekçe ile yeni bir süreci dayatması gibi bir müdahale olmaz ise eğer, halihazırdaki sürecin yeniden çatışmalı bir döneme doğru seyrettiği açıktır. Kandil’deki PKK önderliği de bunun farkındadır. KCK’nin yeni bir durum değerlendirmesi yapma ihtiyacı duyması tam da bunun ifadesidir. Kaldı ki, en başta şu sıralar parlamentoda görüşülmekte olan ‘’İç güvenlik yasası’’ denen iç savaş yasası olmak üzere, dinci-gerici AKP iktidarının tüm hazırlıkları da bu yöndedir.

Tam da bundan kaynaklı olarak, hem AKP cephesi ve hem de Kürt hareketi çok kritik ve tehlikeli olarak niteledikleri bu süreçte deyim uygunsa bir yol ayrımı ile karşı karşıyadırlar. Bu, her iki tarafa da adeta bir kaçınılmazlık olarak kendisini dayatmaktadır.

AKP ve Kürt hareketi, birbirlerinin zaaflarından ve açmazlarından yararlanmak temelinde süreci bugünlere taşıdılar. Amiyane bir deyimle durumu idare ettiler. Karşılıklı olarak bu durumdan yararlandılar, esas olarak AKP, ama, yanı sıra da Kürt hareketi, bu konuda başarılı da oldu, belli kazanımlar elde etti. Ancak, her iki taraf için de geçerli olmak üzere, artık yolun sonuna gelinmiştir.

Bu böyledir, zira, devletin toplam üç yıl süren "Kürt açılımı" gibi, yine üç yıldır tedavülde olan İmralı çıkışlı "Çözüm süreci" aldatmacası da iflas etmiştir. Bunu son dönemlerde PKK liderleri de sık sık dile getirmektedirler.

Şimdi AKP, dolayısıyla da sermaye devleti için de, Kürt hareketi için de karar verme zamanıdır.



Kısır döngü içinde çözümsüzlük
Dinci-gerici iktidarla Kürt hareketi arasındaki gerilimin ha bire tırmanması, iplerin kopma noktasına gelmesi ve tüm bunların mantıki sonucu olarak sürecin çatışmalı bir döneme doğru seyretmesi, bir yandan yıllardır ısrarla sürdürülen "çözüm süreci"nin iflasını ve öte yandan da sorunun kısır döngü içindeki çözümsüzlüğünü göstermektedir.

Kürt hareketi her tıkanma durumunda hemen çatışmalı döneme son vermekten ve son birkaç yıldır dile getirdikleri, kısa süre önce de KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın tekrarladığı "devrimci halk savaşı"ndan söz etmektedir. Gerçek şudur ki, çözüm adına ileri sürülen bu savaş, çözümsüzlüğün bir başka versiyonudur ve hiç bir yeniliği de bulunmamaktadır. Ve dahası, bu bir kısır döngüdür ve Kürt hareketinin en temel açmazını oluşturmaktadır.

Şöyle ki; PKK’nin ‘’Düşük yoğunluklu savaş’’ ya da şimdilerde dillendirdiği "Devrimci halk savaşı"nın, çokça kullanılan adıyla silahlı mücadelesinin stratejik hedefi, A. Öcalan’ın çeşitli vesilelerle dile getirdiği üzere, devleti görüşme masasına oturtmak, onu düzen içi bir çözüme ikna etmek ve soruna anayasal bir çözüm bulmaktan ibarettir. Bundan öte bir anlamı, bundan öte bir işlevi yoktur. KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın sözünü ettiği "devrimci halk savaşı"nın sınırları da bundan ibarettir, devleti açmaza almak amacıyla söylenmiş bir sözdür ve onun da bir yeniliği yoktur. Bir yeniliği yoktur, zira, Kürt hareketi yıllardır bunu yapmaktadır, ne var ki ve ne yazık ki, belli bazı sonuçları olsa da, esasa ilişkin bir mesafe alınabilmiş değildir. Tüm hedefi devleti görüşme masasına oturtmak ve düzen içi bir çözüm olan bu stratejiden herhangi bir çözüm çıkmamıştır. Bu gerçekten de bir kısır döngüdür ve her defasında çözümsüzlük üretmektedir. Gelinen yerde iflas ettiği PKK liderleri tarafından da kabul edilen "Devletin Kürt açlımı" ve "Çözüm süreci" macerası da bunun en somut kanıtıdır.

AKP’ye gelince; AKP’nin sorunu çözme iradesi de, niyeti de yoktur. Onun bu konuda söylediklerinin tümü de bir ikiyüzlülükten ibarettir, hiçbir samimiyeti yoktur. "Çözüm süreci" onun özellikle seçim dönemlerinde gündemleştirdiği, türlü söylem ve aldatıcı manevralarla inandırıcılık kazandırmaya çalıştığı, bu sayede Kürt halkında hiç bir karşılığı olamayan beklentiler yarattığı, bir oyalama ve aldatma aracıydı. AKP her seçim sürecinden devleti tümüyle ele geçirmek için yararlandı. Kürt hareketinin açmazlarından da yararlanarak, çeşitli mevzileri birer birer ele geçirdi. O, seçim dönemlerinde çatışma istemiyordu, bunun ortamı gereceğini ve ister istemez kendisi açısından yıpratıcı olacağını biliyordu. Bu riski ortadan kaldırmak için sorunu çözmekten yana olduğunu, PKK devreden çekilse de tek başına çözümde ısrar edeceğini tekrarlayıp durdu. Doğrusu bu konuda başarılı da oldu. Bu aynı şeyi bugün de yapıyor. Yalçın Akdoğan’ın dile getirdikleri tümüyle bunun ifadesidir. Bir kez daha, kısır döngü içinde dönüp dolaşan Kürt hareketinin açmazına oynamaktadır.

Sorun elbetteki sadece Tayyip Erdoğan ve AKP’nin niyetiyle ilgili de değildir. Sözkonusu olan bir devlet politikasıdır. Sorun yıllardır bir kısır döngünün içinde dolaşıp durmaktadır. Adeta bir kördüğüm oluşmuştur ve çözülememektedir. Bunun sermaye devleti bakımından nedeni bellidir. Bugün AKP’nin başında bulunduğu sermaye devleti Kürtlerin bir ulus olarak varlığını ve dolayısıyla bundan doğan meşru ulusal haklarını ret ve inkar etmektedir. Bunda da ısrarlıdır. Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır. Sorunun yıllardır kısır döngü içinde dolaşmasının nedeni budur. Sermaye devletinin Kürt açılımında “kırmızı çizgileri” bulunmaktadır. Bu çizgilerle Kürt hareketinin kimi istemleri bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla, taraflardan biri geri adım atmadıkça, bazı istemlerinden vazgeçmedikçe süreç tıkanmakta, görüşme masasında çözme olanağı ortadan kalkmaktadır. Bu dün de böyle olmuştur, bugün de böyledir.



Sorun temelde stratejik çizgi sorunudur
“Kürt hareketi devrime dayalı programını çoktan bir yana bırakmıştır. Düzenle barışmaya ve bütünleşmeye dayalı bir çizgi izlemektedir ve yürüttüğü mücadelenin bunun önünü açacağına inanmaktadır. Ama tutarsızlığı, bir yandan düzenle barışma çizgisi izlerken, öte yandan gerçekte ancak o aynı düzenin aşılması ile elde edilebilecek bir ulusal istemler bütünüyle hareket etmektedir. Bu halen Kürt hareketinin akıl almaz çelişkisidir. Devrimle elde edilebilir olanı kurulu düzenle pazarlıkların ürünü anayasal reformlarla elde edilebileceğini sanmak, ham hayallerle oyalanmaktır. Kürt hareketi tutarlı olmak istiyorsa iki şeyden birini seçmek zorundadır; ya ulusal eşitliğe dayalı siyasal istemlerden vazgeçmeli, ya da bunun gerici burjuva düzeni ile pazarlıklarla, dolayısıyla anayasal reformlarla elde edilebileceği hayalinden. İkisinden de vazgeçmemek, bir çıkmaza saplanıp kalmakla aynı anlama gelmektedir.’’ ( Devletin Kürt Açılımı, Ekim 2009 )

"Sorunun ağır açmazını oluşturan ve dolayısıyla çözümsüzlüğü süreklileştiren durum, halen de budur. Kürt ulusal hareketi yönünden sorun temelde stratejik çizgi sorunudur, çözüme götürecek bir stratejiden yoksunluktur. İzlenen stratejik çizgi ile bu elde edilmek istenen hedefler arasındaki yapısal uyumsuzluktur. Kürt hareketi ya mevcut stratejisini değiştirmek ya da ulaşmak istediği stratejik hedeflerin kapsamını değiştirmek ikilemi ile yüzyüzedir." ( TKİP IV. Kongre Bildirisi, Ekim 2012 )

Türk sermaye devleti yaptığı Kürt açılımı ve ardından tedavülden kaldırılmayı bekleyen çözüm süreci manevrası ile Kürt sorununu yatıştırmayı ve zamanla denetim altına almayı, Kürt hareketinin özellikle silahlı kanadını tasfiye etmeyi amaçlıyordu. Nedir ki bu hesabı tutmadı. Sorun yatışmak şöyle dursun daha da derinleşti, gitgide hem de ağırlaşarak öne çıktı, çözümünü daha şiddetli biçimde dayatır hale geldi. Kürt hareketinin silahlı kanadı ise politik, askeri ve moral bakımdan daha da güçlendi. Toplamında da daha etkili bir konum kazandı. Son bir yıl içinde yeni kazanımlar elde etti. Şengal ve ardından da Kobanê’de ortaya koyduğu pratiklerle itibar kazandı, hem bölge ve hem de uluslararası düzeyde prestij, daha ve daha da önemlisi meşruiyet kazandı. Manevra alanı genişledi. Demek oluyor ki, Kürt hareketi döneme çoğalan avantajlarla giriyor.

Tam da bundan güç alarak ve AKP’nin açmazlarından yararlanarak onu sıkıştırmak istiyor. AKP’yi ve dolayısıyla onun başında olduğu sermaye devletini nihayet bir çözüm için tavize zorluyor. İpleri koparmakla korkutuyor. Halihazırdaki stratejik çizgisinin gereği çözümü bugünkü parlamento ile arıyor. Seçimleri fazlasıyla önemsiyor, %10 barajını aşmayı çok arzuluyor. Bu sayede kendi yanına çektiği kuyrukçu solun parlamento heveslerini daha da kışkırtmayı, bilinen çizgisinin doğruluğu konusunda onları daha bir ikna etmeyi hedefliyor. Çok daha önemlisi de olayların akışında rol oynama şansını arttırmanın, devlet ve uluslararası platformlarda daha çok ciddiye alınan bir güç olmanın, dahası bu koşullarda AKP’nin kimi anayasal düzenlemeler yapacağının hesabını yapıyor.

PKK liderleri ve HDP hem de yüksek sesle yaptıkları açıklamalarla ilk elden çözümü sermaye devletinin parlamentosunda arayacaklarını, ancak tek başına bununla kendilerini bağlamayacaklarını, örneğin, ola ki %10 barajı aşılmazsa dosdoğru Diyarbakır’a taşınacaklarını, kendi parlamentolarını ilan edeceklerini ve bunun da meşru olduğunu dile getiriyorlar. Çok açık dillendirilmese bile bunun, fiili bir özerklik ilanı olduğu tartışma götürmez.

Bu aynı şey daha önceki yıllarda da yapılmıştı. Nedir ki, bu, sermaye devletinin Kürt halkına dönük kirli ve kanlı bir savaşın bahanesi olmaktan başka bir işe yaramamıştı. Özerklik de hayata geçirilememiş, yeni bir çözüm manevrasına havale edilmişti. Kürt hareketi özerklik ilanı şahsında sermaye devletine gerçek bir özgürlüğü ve eşitliği dayatmıştı. Sermaye devleti bunu çok doğru anladı ve buna izin vermedi. Veremezdi, çünkü, Kürt hareketi sermaye devletine özerklik paketinde topladığı, kendisine ait parlamento, güvenlik gücü ve vergi toplama hakkı ile resmen ayrı bir devleti dayatmıştı. Sermaye devleti açısından karşılıklı tavizlere dayalı kırıntılardan ibaret bir çözüm olabilirdi, ama, gerçek bir özgürlük ve eşitlik asla. Bu vesileyle anlaşıldı ki, sınırlı, sallantılı ve geçici bir ara çözüm için dahi dişe diş bir mücadele olmazsa olmaz koşuldur.

Kaldı ki, halihazırda olayların akış yönü bir yumuşamaya, uzlaşmaya ve anlaşmaya doğru seyretmemektedir. Tam tersine hızla çatışmalı bir döneme doğru gidilmektedir. AKP iktidarının Kuzey Kürdistan ve özellikle Rojava politikası, keyfi gözaltı ve tutuklama terörü, Kandil üzerinde gerçekleştirilen hava uçuşları, en küçük bir gösterinin dahi kanla bastırılması, bu esnada yapılan katliamlar, Cizre’de sergilenen devlet terörü ve başvurulan AKP patentli provokasyonlar ilk akla gelen işaretlerdir. Her şey bir yana Türkiye’nin işçi ve emekçi hareketini, ilerici ve devrimci güçlerini de kapsayan, halklara kopkoyu bir karanlık gelecek hazırlayan, en çok da Kürt özgürlük mücadelesi ve hareketini hedef tahtasına koyacağı belli olan 'İç Güvenlik Paketi' Türkiye işçi sınıfına, emekçi halklarına, Kürt halkına, Alevi emekçilerine, ilerici ve devrimci güçlerine karşı ilan edilmiş bir savaş niteliği taşımaktadır.

Ve nihayet, Kürt hareketinin düzen içi bir çözüme, bu çerçevede anayasal düzenlemelere, yumuşamaya, uzlaşmaya dayalı stratejik çizgisi tarihin akışıyla da örtüşmemektedir. Dönem tartışmasız olarak bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemidir. Sınıfsal barış değil, çatışma, çelişkilerin yumuşaması değil daha da keskinleşmesi, sınıf kutuplaşmasının bir uçuruma dönüşmesi ve bunların toplamı olarak adım adım gelen sınıf mücadeleleri; dönemi bunlar karakterize etmektedir. Sadece geri ve yoksul ülkelerde değil, en gelişmiş kapitalist ülkelerde de patlak veren proleter kitle hareketleri bunun ifadesidir. Bunu, Tunus ve Mısır’la başlayıp, tüm bir Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren, ardından Türkiye’de AKP’nin kimyasını bozup, onu ilk kez sıkıştırıp korkutan Haziran Direnişi gözler önüne sermiştir. Dönem hala silahlı ve silahsız isyan dönemidir ve isyanlar devam etmektedir. Yani Türkiye’nin 40 yıllık isyan dönemi de geride kalmamıştır, tam tersine daha bir alevlenmiştir. Tek başına Kürt halkının Türkiye’de, Rojava ve Kobanê’de, Şengal’de kaldırdığı isyan bayrağı bunun kanıtıdır. Şimdi de, yavaş yavaş sınıfın devrimci isyanı mayalanmaktadır. Dönem devrimci sınıfın öne çıkma dönemidir. Devrimci güçlerin ve partilerin sahne alma dönemidir. Devrimci strateji, taktik ve mücadele şimdi daha çok gereklidir. En çok da Kürt halkı için gereklidir.



Dönemin ruhu birleşik devrimden yanadır
Kürt hareketinin halihazırda izlediği strateji ve savunduğu program devrimci değildir. Bu program düzeni ve toplumu kendi temelleri üzerinde demokratikleştirmeyi esas alan tastamam reformist, bir başka ifadeyle sosyal-demokrat bir programdır. Abdullah Öcalan’nın "1920’lerde kurulmuş cumhuriyeti demokratikleştirmek" dediği şey tam da bu anlama gelmektedir. Kürt hareketinin her daim başvurduğu silahlı mücadele de halihazırdaki stratejiyi devrimci kılmaz. Zira aslolan verili temel politikanın, stratejinin ve programın devrimi hedefleyip hedeflemediğidir. Verili stratejinin devrime dayalı bir strateji olup olmadığıdır. 40 yıllık isyan geleneğinin devrimci tarzda devam ettirip ettirilmediğidir. İçerdikleri ile bugünkü Türkiye’nin ve dünyanın temel gerçeklerine ve tarihsel akışın ruhuna uygun olup olmadığıdır. Ne yazık ki, Kürt hareketinin strateji ve programında devrimci olan bir şey yoktur.

Gelinen yerde yapılması gereken artık çürümüş ve yıkılmayı bekleyen burjuva cumhuriyeti demokratikleştirmek değil, ki bu ütopik ve gerici bir çabadır, onu Kürt ve Türkiye’nin tüm emekçi halklarının özgürlüğünün ve tam hak eşitliğinin ifadesi olan sosyalist bir işçi-emekçi cumhuriyeti ile aşmak, bir ucu Balkanlar'da bir ucu Önasya'da olan özgür ve eşit sosyalist cumhuriyetler birliği kurmaktır. Tek devrimci çözüm ve programdır.

Kürt sorunu toplumsal-siyasal bir sorundur ve ancak toplumsal devrim perspektifi içinde ele alınırsa, gerçek bir özgürlük ve eşitlik olanaklı hale gelir. Aksi durumda ne gerçek bir özgürlük ve eşitlik, ne bunun ifadesi bir özerklik ve ne de bağımsızlık mümkün olacaktır. Kürt halkı herkesten önce ve herkesten çok, gerçek bir özgürlüğü ve eşitliği hak etmektedir. Bu ise, ancak ve ancak merkezinde işçi sınıfının olduğu bir birleşik devrimle elde edilebilir.

Kızıl Bayrak
______________________________________________________
sınıfa karşı sınıf,
düzene karşı devrim,
kapitalizme karşı sosyalizm!!!!!
------------------------------------------------------
‎"Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir."
KARL MARX
Ekim Arat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03.Mart.2015, 14:13   #6
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Konuyu anlamamak ! için ısrar edene derman/ilaç/çare var mı acaba.

Bu kriterlerin içinde yer alan en önemli mevzu, devrimin subjektif şartlarına dairdir.

Yazdığım yazı, yukardaki cümlede ifade ettiğim eksene dayalı. Mazideki Tariş İsyanı örneği ele alışım da bu eksenle sınırlı. Tarişi tartışmıyorum. Aç-bak hatta o tarihte bu mevzuya ne isim verildiğini hatırla. Tariş Direnişi ve Tariş İsyanı. İki farklı aklın iki farklı ismi ve tek olay. Aynı şekilde Gazi Direnişi-Katliamı-İsyanı ; bak burada da üç farklı aklın verdiği isimler var.

Bu başlıkta Tariş tartışılmıyor. Kürt İsyanı da tartışılmıyor. Devrimin subjektif şartları ekseninde devlet ve devrimci örgütlerin karşılaşması tartışılıyor.

O tarihlerde "benim gazetem" dediğim gazete 4 bin yıla yakın ceza aldı ve bunun 2.800 yılı Kürt ve Kürdistan kelimelerinden ötürü idi.

Sen yada benzerlerin unutabilir, ama biliriz ki, gerilla vurmuş Kürt doğmuştur. Gerilla vurmuş, düşmüş Kürt ayağa kalkmıştır. Devlet mi ; ona göre Kürt yoktu. Mekteplerinde ve sair subje merkezlerinde bunu yaydı. Şah İranında, Suriye ve Irak devletlerinde Kürt neden yoktu ise, TC devletinde de o nedenle yoktu. Yokçular, bu devletlerin kurucularıydı. Bu millet dün neden asimile edilmek isteniyorduysa bugün de aynı nedenle bastırılmak isteniyor.

Daha üzerinden 1 ay geçmedi, BAAS/Esad diyor ki, Kürt diye bir şey yoktur. Ayakta kalırsa bu lafları o da yutacak.

40 yıl önce Ortadoğunun devriminin dinamit koyusu Kürdistandır diyenler doğruyu söyleyenlermiş. Çok daha önce bu belayı gören ve bilenler de bu devletleri kuranlarmış. Yaklaşık 90 yıl önce Orak-Çekiç Merkezi Yayınında " Boğ Onu !" diye Kürtlere karşı "radikal burjuvalar"ına seslenenler, 15-16 Haziranı da, Tariş İsyanını da boğanlardı.

La bu Kürt size ne etti. Kaç tavuğunuzu kesti. Kaç ekininizi dağıttı. Düşün yakamızdan. Yada silin alnınızdaki karayı.

Neyin ayaklanmasını yapmışmış. Marabanın ayaklanmasını yaptı. Kör müsün.

______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 03.Mart.2015, 14:31   #7
 
Ekim Arat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ekim Arat
Proleter Devrimci
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 25.Temmuz.2007
Üye No: 712
Mesajlar: 10,214
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,263
1,747 Mesajına 4,620 Teşekkür Aldı
Standart

Borga bunları yazan sen mi yoksa komşunun afacan çocuğu mu?
Bu nasıl bir usluptur.
La bu kürtler size netti gibi halk arasında bir deyim var bu tip konuşmalara ama burdan yazmayayım ben.
Kürt halkına bu tutumunuzla göya iyilik ettiğinizi mi düşünüyorsunuz.Halkın sırtından böyle sopa göstermek hoş değildir.
Şu alışkanlığından vazgeç sınıf mücadelesi ile ezilen halkların kurtuluş mücadelesini kafa tokuşturma mesela bunlar birbirine rakip değil bir birini tamamlayan hareketlerdir.
Kimin çıkarını kolladığın belli değil yazık ki.
Pragmatizm bulaşıcıdır.Politikası ve ilkesi pragmatizm olan hareketler demek ki çevresinde de böyle bir kültür oluşturuyor.
Bunu zaten biliyoruz yaşıyoruz.İlkesizlik derken sürekli gerçeketen komünistlerin ihtiyacı olanın ne olduğunu ortaya koyuyoruz.
İlkeniz olmalı.Bu yoksa emin olan geride kalan herşey boştur.
Bu sistem er geç mutlaka yıkılacak dünya bu sistemi artık taşıyamıyor ama felaketler ile birlikte göçecek bu dünyadan.
Bu felaketleri boyutlandırmadan bu hastalıklı zamanı kısaltmalıyız.
______________________________________________________
sınıfa karşı sınıf,
düzene karşı devrim,
kapitalizme karşı sosyalizm!!!!!
------------------------------------------------------
‎"Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir."
KARL MARX
Ekim Arat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Ekim Arat Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 03.Mart.2015, 18:07   #8
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Buyur Ekim Arat Arkadaşım, Sınıf Mücadelesi Nedir konusunu onun Araçları ve Görünümleri üzerinden tartışalım da umuma faydamız olsun.

Bu arada bu başlıktaki konu da güme gitmesin. Devrim ve onun objektif-subjektif şartları. Hasan Arkadaş yazdıklarına teşekkür ediyor ama bir soralım bakalım, devrim deyince sen ne anlıyorsun o ne anlıyor. Ondan sonra şu pragma üzerinden tutum belirlemeyi konuşuruz.

Proleter kavramı komünistlerin diline nereden girdi ; Blanquiden. O da nedir diye sorulduğunda 35 milyonluk Fransanın 30 milyonunu içine alan bir tanım yaptı. Akabinde de adları Proleter Sosyalist, Devrimci Sosyalist, Komünist ve nihayetinde de Devrimci Komünist oldu.

Sonra da dünyada bizim cenahta yavaş yavaş ne idüğü belirsiz bir sınıf mücadelecilik doğdu. Halbuki Blanqui kendi verdikleri mücadeleyi sınıf mücadelesi olarak ve ana/belirleyici olanın da emek sermaye arasındaki sınıf mücadelesi olduğunu ileri sürüyordu.

Ücret kavgasına sınıf mücadelesi diyen kimse yoktu. Bu bize sonradan bulaşan bir hadise.

Neredeyse herkes, Avrupa işçi sınıfının iyi ücret rüşveti üzerinden düşman tarafından satın alındığını söyler. Bunu da bir olumlama değil, kötü durum olarak anlatır/aktarırlar. Ama sınıf mücadelesi deyince de yine ücret yoluyla ve işyeri meseleleri ile işçiyi kazanmanın hesabına, derdine düşerler. Haliyle işçi sendikası sınıf mücadelesinin temel aracı olarak adlandırılır ve onun görünümü de ücret kavgası olmuş olur. Parti bu araç ve görünüme sıkışır. Elinde bu araç olmayınca politikası da bunu gözetlediğinden yavanlaşır. Mecbur kalır, siyasi denilen ortamın partilerinin gündem ve mevzularını konuşmaya.

Kolay bir cümle kurayım ; Kurtuluş Seçimde Değil, Devrimdedir. Akmaz kokmaz bir cümle. Yanlış dense yanlış değil. İyi de bu seçim denen şeyin süzüldüğü yerin adı Parlamento. Devrim nereye süzülüyor. Tanımsız bir anlatı. Yani bu cümle parlak ama cansız.

Kendi meclisin yok. Deki tanımladın. Onu canlandıracak iradeyi gören var mı. Deki uğraş didin o da oldu. Onu güç haline getirecek Silahlı Kuvvetin var mı.

Daha mahalleye girip deli bozuk araba kullanan insanlara hop diyecek milisin yok. Bir sürü işsizin var, şirketlerin yada devlet kurumlarının mahalledeki işleri üstlenmesine hop diyecek iraden yok. Kavga eden insanların devletin karakoluna, savcısına gitmesini anormalize edecek kurumların yok.

Filanca yerde grev olmuş. Hem koştur, hem de yaz. İyi has da, mahallende birey birey soyuluyorsun, hem de hergün, buna karşı iraden yok.

Ucu devletle mücadeleye çıkmayan yolun adı sınıf mücadelesi olabilir mi. Devletle mücadeleden hariç bir sınıf mücadelesi olabilir mi. Dünyadaki egemen sistemin araçlarına dönüşmüş devletleri, yaşam alanlarımızın dışına almak, buralarda devleti azaltmak olmadan sınıf mücadelesi verilmiş olabilir mi...

Kürt meselesi devletin inkar, imha ve asimilasyon eksenli bir meselesi idi. Bu konudaki subjenin kırılması nasıl boşverilebilir. Subje kırımı, devlet bakımından hayatidir. Devletin oluşturduğu subjeleri kırmadan, devrim mümkün değildir.

______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Mart.2015, 01:06   #9
 
Siniori - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Siniori
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 01.Eylül.2013
Üye No: 47455
Bulunduğu yer: Adapazarı
Mesajlar: 657
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 272
178 Mesajına 290 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Mazide Tariş İsyanı diye geçen olaylar bütününde, o gün Ege Ordu komutanı olan Kenan Evren "olay" yerine gelerek bir çağrı/anons yapmıştı. Defalarca, işçilere, içinizdeki silahlı militanlara uymayın, onları dışarı atın, başka isteğimiz yoktur diye seslenmişti
Evren o gün Genelkurmay başkanıymış.

Alıntı:
A. Kenan EVREN
Orgeneral
7 Mart 1978 - 1 Temmuz 1983
Siniori isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Siniori Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Alt 04.Mart.2015, 02:54   #10
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Evet haklısın Siniori Arkadaş. Kendisi Ecevit hükümeti döneminde GK başkanı olmuştu. Tariş zamanında Demirel hükümeti vardı. Aklımda neden öyle kalmış bilemedim. Dahası, Ege Ordu komutanıyken hakkındaki bir yazımızdan ötürü gazete ceza almıştı, belki oradan bir karışıklık yapmış olabilirim. Çünki Tariş konusunda yaptığı anonsa binaen yazılan yazıdan da ceza almıştık. Muhtemelen bu sebeple karıştırmışımdır.

______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Mart.2015, 04:42   #11
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Kürt hareketinin kısır döngüsü ve devrimci çıkış başlıklı yazıda, ciddi bir anlayış hatası var.

Bugün AKP’nin başında bulunduğu sermaye devleti Kürtlerin bir ulus olarak varlığını ve dolayısıyla bundan doğan meşru ulusal haklarını ret ve inkar etmektedir. Bunda da ısrarlıdır. Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır. Sorunun yıllardır kısır döngü içinde dolaşmasının nedeni budur. Sermaye devletinin Kürt açılımında “kırmızı çizgileri” bulunmaktadır.

Bu devlet adını taşıdığı Türklerin anayasal/yasal ekonomi-politik ayrıcalıkları üzerine kurulu bir devlet değil. Yani bu devletin vatandaşlarına Türk denmez dediğinde iktisadi ve politik kurumlarda veri kaybı yaşanmaz. Böylesi bir kırmızı çizgisi bu anlamıyla yoktur.

Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır. Bu cümle kafa karışıklığı içermektedir. Kızıl Bayrağın izlediği kuramsal çizginin dışındadır. Mecburen yapılmış ve doku farkı içeren bir montajdır. Bu cümlede kastedilen Kürtler olmuş olsa, Türkler yada başka milletler sorun dışı olmuş oluyor. Kürtler değilse kastedilen, iş tamamen karmaşaya döner. Bu durumu biraz sallamak için yazının başına dönmek de fayda var.

Kürt sorunu toplumsal-siyasal bir sorundur ve ancak toplumsal devrim perspektifi içinde ele alınırsa, gerçek bir özgürlük ve eşitlik olanaklı hale gelir. Aksi durumda ne gerçek bir özgürlük ve eşitlik, ne bunun ifadesi bir özerklik ve ne de bağımsızlık mümkün olacaktır.

toplumsal-siyasal denilen şeyin diğer adı, Sosyo-Politik. toplumsal devrim kavramının diğer adı Sosyalist Devrim. özgürlük ve eşitlik kavramları ise burada sorun teşkil ediyor. Herşeyden önce bunlar yanyana gelmez. Yani aynı anda ikisi birden varolamaz. Nihai olarak eşitlik, sosyalizme, özgürlük ise komünizme ait bir durumdur. Burada kastedilen herikisi de değil. O halde bu kavramlar tarihsel/ampirik değil gündelik olarak kullanılmış demektir. Bu durumda da hukuki kavramlara dönüşür.

Öyle olmalı ki, bu devletin doğasında olmadığı söyleniyor. Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır. Buradaki gerçek kavramı düşünülmeden eklenmiş ve mahsur içeren bir fazlalık olarak yer almış.

Gerçek özgürlük dünya boyutlu tarihsel gerçekleşme şartına dayalı bir kavramdır. Yaşanmışı değil yaşanacak olanı işaret eder haliyle günden dışıdır. Bunu değil herhangi bir karşı-devrimci devlet, sosyalist devlet de sağlayamaz.

Geriye, konunun esası kalıyor.

PKK öncülüğündeki Sosyo-Politik basınç sonucu, devletin bu noktadaki direnişi subjeltif bakımdan kadük hale gelip çöpe gitmiştir. Devlet bu noktada subje kaybına uğramıştır.

TC coğrafyasındaki solun, Kürt meselesi ve ilgili devletler konusunda başından beri anlayış kıtlığı sözkonusudur. Kürdistan coğrafyasındaki Kürt milletinin neden ortaklaşa reddedildiği konusunda tarihi cehalet sözkonusudur. Sermayenin bu dört siyasi coğrafyada millet tuttkusu yoktur. Bu biliniyor fakat, Anti-Kürt tutkusu nereden kaynaklanıyor, bu bilinmiyor. Hal böyle olunca, Kürt meselesi mesela Arap meselesinden farklı hale geliyor.

Aşamalı devrim anlayışının bir versiyonu olarak ileri sürülen sosyalist devrim anlayışı ise, ulusal mesele dediği noktada körleşmeye mecbur.

Aşamalının versiyonu olan sosyalist devrim mentaline göre, ulusal meselenin esası/özü toprak meselesidir. Buna feodalizmin yıkılması yada tasfiyesi de denir. Bu dört devlet ve kurucuları Kürt meselesinde materyalisttir. Bu milletin varoluş ve kendini sürdürüm biçimi, o gün ki devletler bakımından emilmesi, devletize edilmesi pratik olarak mümkün olmayan bir iç yapılar toplamına sahiptir. Bu milletin üst yapısı devletlere dahil edilmek istenmiş fakat bu pratize edilememiştir. Bu durumun inkarı ve mümkün olabildiğince üst yapı üzerinden kullanımı esas alınmış ve sadece Kürt kavramının inkarı ile bunun gerçekleşebileceği, egemenler tarafından anlaşılmış ve teşhis edilmiştir.

Ortada bu devletlerin ve onların sahiplerinin bir Kürt düşmanlığı yoktur. Kürtlerin devletize edilemeyen iç yapılarına düşmanlık vardır, bunlara dönük saldırı, o iç yapıların herbirinin üst yapısını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle Kürdün zengini de Kürtlüğünü reddetmek zorundadır. Bu reddediş, işletmeyiş anlamına gelmektedir. Tarihte bir çok yerde görülen millet reddi ile bu durum paralellik içermez.

İşte PKK denen örgüt, Kürdün bu realitesini en iyi kavrayan ve burdan yeni sosyo-politik yapı üretmeyi teorize edip bunu da iş haline getiren anlayışın sahibidir. Velhasıl, tek tek aşiretlerin üst yapılarının devletle ilişkisi yerine, tek tek özerklerin, KCK üzerinden bölgedeki tüm devletlerle ilişkisi olarak yeniden ve köke dayanan bir biçim üretilmektedir. Haliyle klasik milli/ulusal hareket ve anlayış, PKK karşısında ilkel kalmaktadır. PKK klasik anlamında ulusal sorun ve onun çözümü ile muhatap değildir. PKK, toprak sahipleri hareketi değildir. Toprak işini doğrudan demokratik ulus adını verdiği ve KCK ile cisimlediği temsiliyete havale eder. Bu da bu hareketi, alışılmış devrim anlayışının dışına çıkarır.

Bu anlamıyla PKK devrimci yada reformist bir hareket değildir. Yani yeni iktidar yada eski iktidarla iktidar paylaşımı anlamına gelen devrim ve reform kavramları, klasik anlamıyla KCK ile örtüşmez.

Güç alanlarında savunma esaslı devlet azaltımı onun sosyo-politik yönelimidir. Merkezi politik anlamındaki devletlerle ilişkiye zorunludur. Bunu demokratize etmeye dayalı anlayış sahibidir, bunun da karşılıklı silah zoruyla ve dengesiyle gerçekleşeceğini bilmekte ve bunun teorisini üretmektedir.

Kimseye bu devletleri devirmeyin demiyor. Biz devirip iktidar olmaz, bu tuzağa basmayız diyor. Devirecek güç ortaya çıktığında, onun fiili müttefiği olacağı aşikardır.

Sorunlu bir teoridir. Anlaşılması ve kadrolaştırılması zorluk içermektedir ama günlük pratiği ve kadro yükü, diğerlerinden bir hayli fazladır. Haliyle enerjik bir yapıdır.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Mart.2015, 12:41   #12
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,567
834 Mesajına 1,567 Teşekkür Aldı
Standart

Devlet de Birleşip Köklerini Unutanlar başlık altındaki 21 nolu yazımda size istinaden yazmış olduğum ve aşağıya aldığım söz konusu yazıda bakın neler demişim.

"Devlet ve egemenlikle söylediklerine genel anlamda katılıyorum. Kurtuluş ile söylediklerine katılmıyorum. Kolaycılık meselesini bir kenara bırakalım. Angajman mecburiyetlerin sonucu olabilir. İyi de bizim angajman diye bir derdimiz mi var. Biz egemen mekanizma ile komşuluk ilişkileri mi yaşıyoruz? Biz düşmanız. Eski hayat veya yeni hayat dediğim iki farklı hayat tarzı üzerinden kurtuluşu yorumlamaya çalıştığımızda angajman sorunları da kendiliğinden ortadan kalkar. Burada tehlike şudur. Siz siteme angaje olmuşsanız, zaten sizin için kurtuluş şansı görünmez. Zaten devrimci tutum, angajmana karşı yapılacak olan tutumdur. İşte bugün siz angajmana karşı tavır almadığınızda angajman sizi alıp götürecek ve bitirecektir. Bugüne dek devrim adına konuşabiliyorsam angajmana karşı olan tutumumla ilgilidir.

Bakın siyasal örgütler devrim adına konuşamıyorlar. Zira hepsi de angaje olmuşlar. Yeni hayat diye ısrar ettiğim ayrılmak ve özgürleşmek, ayni zaman da yeni zamanın devrim projesidir. Dün yazdım sosyalist arkadaşlar eskiden insanlığın önünde giderlerdi. Şimdi ise insanlığın ardında gitmektedirler. Bunu neden yapıyorlar? Angaje oldukları için yapıyorlar. Şayet angaje olmasaydılar yeni bir hayat, yeni bir yol ve yeni bir adım atarlardı. İşte bu zaman da yeniden insanlığın önüne geçmiş olurlardı.

Evet, kimin mecburiyeti kuvvetliyse, kimin mecburiyeti diğerini yok etmek zorundaysa onun özgül ağırlığı fazladır diyorsun. Burada sanırım anlamadığın bir şeyler var. Burada farklılıklar birbirlerine mecburdurlar. Biri olmadığında diğeri olmayacaktır. Devletler, arasındaki ilişki zıtlık yerine simbiyotik ilişki halini almıştır. Bunu sizde fark etmiş ve çok başlı düşman deyimini kullanmışsınız. Şimdi biz var olan sistemden beslenecek kadar ölmedik. Şayet bunu diyorsak biz o zaman kendimize neden komünist diyoruz. Sosyalist partilerin tamamı devlete angaje olmak istiyorlar. Bunun nedeni, angaje olduğu yerde beslendiği içindir. Sosyalistler MHP yi, MHP de sosyalistleri beslemektedir. Sanırım böyle bir durumu yıllar önce tasavvur etmiyorduk.

Evet, bütün partiler örgütler vs. hepsi ayni yere angaje olmuşlar ve hepsi de ortak yerden, yani devletten besleniyorsa, hepsi de eni sonu beslendikleri yeri sahiplenecektir. Şunu kesinlikle düşünün, angaje olunan yer problem yaşıyorsa hep beraber ve bütün öncelik, problem üzerine olacaktır. Benim iddiam şudur: angaje olunan yer kendisiyle birlikte kapsadığı insanlığı da bitirmektedir. Sosyalistlerin en arkaya kaçması ve hatta meclisten vazgeçmek istemesi bunun işaretidir."
_________________
_
Yukarıdaki yazımda PKK nin devlete angaje olduğunu ve sizin de bu durumu desteklediğinizi anlatmaya çalışmışım. Dün gece bir tv programında S.Süreyya Önder’i dinledim. Mealen Öcalan’ın ağzından şunları söylüyordu. "Bizim barış şartlarımızı MHP lideri bile benimsemelidir. Biz barış koşullarını bu şekilde yazdık." Ben 30 Kasım 2014 tarihli yazımda zaten yazmışım. Devlete angaje olmuş bütün parti ve örgütlerin ayni zamanda MHP yi MHP nin de sosyalist veya diğer partileri besleyeceğini yazmışım. O zaman yazmış olduğum bu yazımla ilgili olarak, bugün Öcalan beni doğrulamaktadır.

Sözün kısası şunu demek istiyorum; istediğin kadar gerçeklerin üstünü örtmeye veya boyamaya çalış, gerçekleri saklayamazsın. Zira gerçekleri çok önceden görme bilinç ve yeteneğine sahibiz. Bugün Kızıl Bayrak dergisini eleştirirken PKK ye yapmış olduğun yakıştırmaların, sadece ve sadece göz boyamanın dışında bir fonksiyon taşımadığını bilmen için bu satırları yazdım. Gerçekler benim yukarıdaki yazdıklarımdır. Tanığım da Öcalan’dır.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 04.Mart.2015, 19:12   #13
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Hasan Arkadaş,

İdrak krizi içinde olduğunu sanmıyorum. Lakin zorunlu körlük körlük/amalık değildir. PKK/KCK etrafındaki devletleri kendi varlığını tanıma ve kendisi ile demokratik ilişki tesis etmeye zorlayan bir örgüt. Bunu aynen böyle yazan ve ifade eden bir açıklığın da sahibi. Sen neyi keşfettiğini zannediyorsun.

Burada bir güç olan devlet ve dahi politik ağırlığı olan tüm örgütler, PKK/KCK nin muhatabıdır. Buna Cemaat de dahildir. Bunların hepsi ile görüşür. Hepsi ile silahsız ilişki geliştirmenin yollarını arar.

PKK bu kadarla sınırlı olsa, herkesten evvel dünya mali oligarşisinin desteğini alır. Ardından bölge güçlerinin.

Kürdistanın etrafındaki puşt zulaları yani gaspçı devletler ve onların her tür müttefiğinin Kürt meselesini çözme biçimi KDP/PDK-Barzani türüdür. Kürt meselesi, maziden gelen bir "arızadır" ve çözümü önceden belirlenmiştir. Haliyle bu belirlenmiş çözüme uyum sağlayan Kürt örgütleri gerekli destekleri alır. Burada onlar için ters olan iş, İran Suriye ve TC coğrafyasında, sistemle nitel fark içermeyen örgütlerin kalmamış olmasıdır.

Bölgeye dair "işi gücü" olan bölge güçleri için PKK, Suriye devleti üzerinden emilecek ve yola getirilecek bir örgüttü. Yaşanan son 16 yıl aynı zamanda bu yöndeki hamlenin de başlatıldığı miladı içeriyor. Ortada basit mevzular yok. Düşman PKK konusunda bu miladı organize etti. PKK buna uluslararası komplo diyor.

Bölgedeki toplam güçler bakımından PKK o gün ağır önem taşıyan bir örgüt değildi. PKK, Barzani ve Talabaniden daha güçlü ve aynı bantta ilerleyen bir örgüt olacaktı. İçindeki tersi eğilimler kırılacaktı. Bunu ilk hamlede başaramadılar. Arkasından seni imha ederiz, yok olmak yerine buna razı gel çizgisini bölgesel olarak devreye koydular. Ağır baskı ve saldırı altında aynı zamanda PKK Barzaniciliği diyebileceğimiz -Çünki ismi bile olamadı, Osman Öcalan şu an bir dilim ekmek değerinde bile değil- çizgi desteklendi. Sonuç ortada.

Onların elinde veri var. Önderi ele geçen tüm Kürt isyanları son bulmuş. İsyanların üst yapıları öyle yada böyle sistemin kadrosu haline gelmiş. Gelmeyenler öldürülmüş. PKK bir bütün olarak tarihindeki en kapsamlı saldırıyı, belki kendisinin bile ummadığı bir oranda güçlenerek boşa çıkardı. Talabani-Barzani çizgileri PKK nin karşısında böcekleşti. Allıyorlar, pulluyorlar, daha yeni açıkladılar, resmi olarak silah desteği vermekteler. Tarihini hatırlamıyorum, vakti zamanında Saddam zamanında Barzaniye bir miktar resmi olarak omuzdan atılan Stinger füzesi vermişlerdi. O gün tanesi 100 bin dolar civarıydı bugün 40 bin civarı. O günden bugüne başkaca resmi silah desteği olmadı.

Bunları yazıyorum fakat aynı zamanda da zul geliyor. Çünki bu ara süreç bir yana, son 3 yıl işler önemli oranda değişti. Suriye Operasyonu başa bela oldu. BAAS/Esad düzenini yukardan çözmek en doğru olanmış. Şimdi bu çözümü mumla arıyorlar. Elbetteki İran mevzusu da bunun ışığında tekrar düşünülüyordur. Bunlar bir yana ellerinde bir de KCK bonusu var. Yakın zaman önce İran Devletine Kandili bombalattılar. KCK ye siyasi saldırıyı artırdılar. Irak devleti yeniden tahkim edilecek ve işin içinde KCK nin hiç olmaması gerekiyor. Barzaniyi PKK ile savaştırmak artık çok zayıf bir koz/ihtimal. PKK yi Şengalden çıkaramıyorlar. Halk istemiyor. Artık PKK, çıkarım diye tehtid ediyor Barzaniyi.

Suriyeden PKK yi atmak hayal bile değil. PKK bu noktada tutuk. Fakat büyük ihtimal IŞİD üzerine komple yürüme kararı alacak. Yani Suriyede Kürdi olmayan bölgelerde de bu pislik sürüsünün üzerine yürüyecek ve buna kimsenin dur deme imkan ve şartı yok. Düşman güçler ya Suriyedeki IŞİD i komple tasfiye edecekler yada bu bela ile başbaşa kalacaklar. O zaman da Suriye konusu, Esad-PYD ve Bölge Güçleri arasında masalaşacak. Böyle bir ihtimalde PYD nin yerinde ÖSO olması gerekiyordu.

Hasan Arkadaş gibi, güç terazisine çıkmadan politika konuşma halinde olanların, politik tiyatro alanına meraklı olması bir mecburiyettir. Halbuki Emperyalist Endüstriyalizm şartlarında politika güce tabidir. Güç demek karşı güçle ilişki demektir. Buna askeri-politik diyoruz.

MHP nedir tablo içinde ; tiyatral alandaki subje merkezlerinden biridir. Karşı-devrimci güce insan sağlar. Vazifesi budur. PKK ile anlaşan MHP demek, onun subjesinin ölümü demektir. O nedenle MHP, "devlet PKK ile anlaştı" diyemez. Başka bir tiyatral subje merkezini hedef göstermek zorundadır. Sadece PKK değil hepimiz, karşı-devrimin oluşturduğu tüm subjeleri yıkmak, çözmek yada dağıtmak zorundayız.

Bunu kollamayanın kendine devrimci demesi süsten öteye varmaz.


______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
BORGA Adli üyeye bu mesaji için Teşekkür Eden 2 Kisi:
Alt 05.Mart.2015, 15:38   #14
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,567
834 Mesajına 1,567 Teşekkür Aldı
Standart

Borga arkadaş;

Yazma zahmetine katılmanız size nasıl zul geliyorsa ayni şekilde bana da zul gelmektedir. Dikkat ediyorsanız bu barış meselesi çıktı bir haftadır yazmıyorum. Yazmak istemiyorum. Ben insanların hala güzel yazma ve güzel konuşmaya muteber ettiği bir ortamda artık konuşmayı çok anlamlı bulmuyorum. Bir fikir söylüyorum. Bir yol öneriyorum. Yani edebiyat yapmıyorum. Anlaşılmak istiyorum. Sizinle ben bugün birbirimizi anlamakta zorlandığımızı görmeye başladık. Gerçekte birbirimize söyleyeceklerimizi söyledik. Bundan sonra yolları ayırmak gerekmektedir.

Bakın ben bir hayat öneriyorum. Önerdiğim hayatın içeriği iletişim, aşk, bilinç ve yabancılığı dışlamaktır. Sizin önerdiğiniz hayatın içeriğinde barış, demokrasi, gerilim, silah ve para bulunmaktadır. Tamamen yabancılık üzerine kurulu hayatı öneriyorsunuz. Sizinle tam zıt yerde duruyorum. Ben birbirine zıt bu iki hayatı uzlaşmaz görüyor, kendi önerdiğim mütevazi hayatı tercih ediyorum.

Mesele idrak meselesi değil, mesele felsefe meselesi, perspektif meselesi yani dünyaya bakış meselesidir. Siz baktığınız dünyada PKK ye iyi misyon biçebiliyor ve olup biten hareketleri gözlüyor ve bu durum sonucu olası değişimlere göre konuşlanmanın gereğini anlatıyorsunuz.

Ben yaşadığımız dünyada iki farklı hayatın tezahür ettiğini ve bu hayatların birisinin insanı yok oluşa yani ölüm veya bitişe götürdüğünü, diğerinin ise bu vahşet dünyasının içinde canlı kalmasının mümkün olacağı yeni devrimci hayat olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Yok oluşa götüren hayatın, devletler veya devlet içi örgütlerin olduğunu söylüyorum. Bu bağlamda pkk ve benzeri örgütleri devletle ayni kategoride değerlendiriyor, devlete ne diyorsam bu örgütlere de ayni yakıştırmaları söylüyorum.

Kolay anlaşılması açısından, ABD devleti, İngiliz devleti ve Türk devletinin onay verdiği bir barış anlaşması olup biteni yeterince tarif etmektedir. Ben burada barış anlaşmasına karşı çıkmıyorum. Barış anlaşmasından iyi sonuçlar çıkacağı dayatılmasını kabullenmiyorum. Ben pkk nin bulunduğu yere dikkat çekiyorum. PKK devlettir veya devletlerin içindedir. Devlet denilince aklıma silah, para, demokrasi ve barış kavramları geliyor. Benim önerdiğim veya mümkün gördüğüm hayat içerisinde böylesi kavramlara yer yoktur. Böylesi kavramlar insan hayatı ile çelişen kavramlardır.

Çok kolay bir örnek vereceğim Cumhuriyet tarihi boyunca (Dersim isyanını ayrı tutalım zira o isyan Kürt isyanı değil) Öldürülen Kürt sayısını ele alalım ve pkk kuruluşundan sonra öldürülen Kürt sayısını ele alalım. Sayılar her şeyi göstermektedir. PKK olmasaydı o Kürtler ölmeyecekti. Bugün canlar verildi onur kazanıldı diyebilirsiniz. Hayır, bugün Kürt halkı değil, Kürt siyasetçileri onurludur. Ayni Türk halkının onurlu olmadıkları gibi, Türk siyasetçileri de itibar sahibidirler. Siyasetçiler tamamen saygın, toplum ise her iki yerde zavallıdır. Ayni şekilde Türk halkı da rezil ve ölmektedirler. Sizin bakışınıza göre türk halkı egemen ulus ama gerçekte rezil ve zavallı bir halktır.

Daha önce defalarca hareketi ve hayatı tanımladım. Dünya pazarının tüm insanlığı esir altına aldığını ve insan hareketlerinin bu esaret altında tezahür ettiğini söylemiştim. Bugün için siyaseti yeniden tanımlarsak: Siyaset esirleri yönetmek ve kontrol altında tutmak demektir. O anlamda siyaset insanlık için tehlikelidir. Daha dün Şengal halkı dağlarda nasıl perişan bir biçimde yaşam savaşı veriyordu. Yine o taraftan bir gurup insan karda yalın ayak ve donmak üzereyken bir Kürt köyüne sığınmak durumunda kaldılar. Bugün çok küçük bir çocuk eline silah aldığı için Irak askeri tarafından kurşuna dizildi. Bütün bu insani kırılmalar siyasetin sunmuş olduğu imkânlar sayesinde gerçekleşmektedir.

Bakın pkk nin silah bırakması ile ilgili CIA Türkiye şefi ne diyor: “Orta doğu bir savaş bölgesidir ve pkk nin silah bırakması söz konusu olamaz” Demek ki CIA savaşın yayılmasını ve katılımın en yüksek seviyede olmasını istemektedir. Böylesi bir durumda CIA, PKK nin yanındadır diyebilir misiniz?

Siyasetin savaş, cinayet ve vahşeti beslediğini net bir biçimde söylemekteyim. Burada komünistlere yeni bir misyon düşmektedir. Misyonumuz insanı siyasetin dışına çekmektir.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06.Mart.2015, 01:50   #15
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Özne nedir Hasan Arkadaş, kullandığın fakat manasını sorgulamadığını anlamış olduğum bir kavram. Dilbilgisinde eylemi yüklenen demek özne. Felsefe ve sosyoloji de ise Fail demek. Yani eylem yapan. Fiil üreten. İstemiyorum ama o kadar vurdumduymaz yazıyorsun ki, şahsımı zorunlu olarak felsefik konuşmaya itiyorsun. Mümkün olduğu kadar dili ağırlaştırmaya direnerek, cümleleri kısa tutmaya çalışarak yazmayı deneyeyim.

Sen burada yazarken dahi yazıların Mekan içeriyor. Eylem dediğimiz zaman, öznenin bir mekanının olduğunu da söylemiş oluruz. Yani mekansız eylem olmaz. İnsan hayatı mekan içerir. Mekan seçimi bir meseledir. İçinde zorunlulukları barındırır. Bu anlamıyla insan hayatı meseleler bütününe dönüşür. İnsan hayatı bir eylemler toplamı olmasına rağmen biz onun herbirine Özne demeyiz çünki özne olabilmek için bilinçli eylem gerekir. Bilinçli eylemi, devrimci eyleme çevirmek bizim işimiz. Devrimci eylem, zorunlulukların içinden isyan gönüllüğü yaratmayla özetlenir.

Büyük güçlerin oluşturduğu esaret zorunluluğunun iktisadi-politik mekanları vardır. Bu mekanlar senin benim doğmamızdan evvel oluşmuş ve içine doğduğumuz mekanlardır. Doğduğumuzda meseleler toplamının bir parçası olmuş oluruz. Zaman içinde bunlara dair ya özne yada nesneye dönüşürüz. Ama keşke bu kadar kesin olsa. Mesele vardır nesneye düşeriz, mesele vardır özneye dönüşürüz. Bilincimiz uyarınca idrak, cesaretimiz oranında da isyan ihtimallerini üzerimize alırız.

Siyasettten kaçmak ile siyasetten kurtulmak aynı şey değildir. Askerden kaçtığın zaman dünyadan askerlik ve askerleştirme kalkmaz. Öyle kolayca askerliğe nesne olanla alay etmek mümkündür. Mekanında asker varsa ve sen buna rağmen oturup ekmeğini yiyor çayını içiyorsan sadece bir firarisindir. Ama askerden firari. Ve saklanan. Buna askerlik denen mesele karşısında cüzzi irade sahibi olmak denir. Bunu genel bir öneri haline getirmeye kalkmak bile o yönde ilişkilenmek, örgütlenmek ve toplu iradeye dönüşmeyi gerektirir.

Arkadaşım sen bu kadar vurdumduymaz yada bilgisiz misin. PKK Ortadoğuda silah bıraksın diye bir konu mu var. Meseleyle biraz ilgili olan dahi, PKK nin silah bırakamayacağını bilir. Konuşulan tartışılan şey, TC coğrafyasında PKK ile devletin karşılıklı ateşkesidir. Bu ateşkesinin kalıcı olması konuşuluyor. Mekan ayıramıyorsun. İmkanlarla ilgilenmiyorsun. Devleti ve karşı-devrimi yok sayınca yok olacağını vaaz eden berbat bir mantığın sahibisin.

Doğrudur, herkes bu yönde DAVRANSA, devletler ve tüm otoriteler yok olur. Bunu bir keşif mi zannediyorsun. İnsanlara kızıp derviş olanlar sadece haklıydı. Bugün dervişlik bile mahkumiyet içeriyor. Farkında değil misin, sistem içine insan emiyor. Ve emilen bu insanlar bilmediklerinden değil mecbur olduklarından buna razı geliyor. Bu durumla alay etmenin adı ne zamandan beri komünistlik oldu. Bu ilkel komünizme bile uymaz. Yerel komünizme hiç uymaz. Köle ahlakı gelişiyor. Bu senin umurumda değil mi. İnsanlara birey olarak bundan uzak durun demek ne anlama gelir hiç düşündün mü. Senin bu saçma sapan önerin, çok değil 100 tane organize karşı-devrimciye bile teslim olmak demektir. Sen düşmanın insafa geleceğini mi zannediyorsun.

Sana kim söyledi onların zaptettiği mekanlar içinde yaşayıp, onların ihtiyacı olan malzemeleşmiş insan olmaktan kurtulabileceğini. Sadece daha fazlasına ihtiyaç duymadıkları zaman senin gibilere yaşama ve gevezelik hakkı verirler.

Siyasetin dışına çıkacakmışsın. Olur emret. Şu an kullandığın elektirik, ekonomi-politiğin bir parçası. Buyur ödeme. Ödemediğin zaman ekonomi-politiği sana idrak ettirirler. Diyorsan ki öderim fakat aklıma başka şeyler getiririm, bunu da başka bir hayat olarak farzederim ; o senin halüsünasyonun olmuş olur.

Bırak PKK meselesini. Bize sadece bu ekonomi-politiğin dünya çaplı ortak elektirik şebekesinin nasıl dışına çıkacağımızı anlat. Anlat ki devrimciyle alay etmenin, zorunlulukla savaşmanın manasını kavrayabilesin.

______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.Mart.2015, 07:11   #16
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,567
834 Mesajına 1,567 Teşekkür Aldı
Standart

Doğru adım atabilmemiz için öncelikle bulunduğumuz yeri ve kim olduğumuzu doğru biçimde tanımlamamız gerekmektedir. Biz insanız ve dünyadayız. İnsanlık tarihi olarak 21. yy da ve birbirimizle ilişki anlamında sosyalizm ve kapitalizmin bittiği yerde ve de devletlerin ve dünya pazarının tahakkümü altında yaşamaktayız. Devletler ve dünya pazarı, bizlere ve kendilerine ilerleme ve özgürlük sunmadıkları için insanlık bunalım çağında yaşamaktadır. Devletlerin ve pazarın tepesindeki insanlar ellerindeki imkânlar sayesinde nispi oranda (topluma kıyasla) ilerleme ve özgürlük imkânlarına sahiptirler. Ancak bütünsel anlamda ellerindeki imkânlar daralmakta olduğu için esaret altında bulundurdukları insanlara kırım ve ölüm yaymaktadırlar.

Şimdi tam olarak bulunduğumuz yerde şöyle bir manzara bulunmaktadır: Yaşamakta zorlanan bir egemenlik ve bu egemenliğin esareti altında yaşayan insanlık bulunmaktadır. Şimdi bizler “bu verili koşullar üzerinden neler yapmamız gerektiği üzerine tavır belirlemeye çalışmalıyız” diye söylüyorum. Siz benim yapmış olduğum tanımlamaya katılmıyor ve kafanızdaki doğrular üzerinden ve ayrıca bitmiş çağın argümanlarını malzeme ederek, tanımlamış olduğunuz egemenliğe karşı savaş yürüttüğünüzü iddia etmektesiniz. Üstüne üstlük benim dilimde çelişkiler arıyorsunuz. Kaç oldu söylüyorum. Burada edebiyat yapmıyoruz. Gerçeği anlamaya çalışıyor ve bu gerçekler dâhilinde hareketimizi çizmeye çalışıyoruz. Kullandığım özne sözcüğü anlam olarak dil bilgisi ilkeleriyle çeliştiğini söylüyorsunuz. Belki doğrudur ama ben onu hangi niyet ve görev anlamında kullandığımı okuyan her kişi anlıyor. Anlaşılması için elimden geldiğince açık yazıyorum. dil bilgisiyle uyumu benim için ikincil derece önemlidir.

Günümüz insan özellikleriyle ilgili olarak insanın özne olmaktan çıktığını iddia etmekteyim. Şayet iddiam doğruysa bu sözcüğü doğru tanımlamış olup olmam ne denli önemli olabilir. Zira özne olmaktan çıkmış insan bu sözcüğü en mükemmel şeklinde kullanmış olsa ne yazar. Bugün aydınları izliyorum. Öylesine mükemmel konuşuyorlar ki insan onların karşısında ne konuşacağını şaşırır. Oysa konuşmuş oldukları gerçekte bir ceviz kabuğunu doldurmaz. Halk savaşı, gerilla, halk iktidarı, demokrasi, savaş, barış vs kavramlar hayatın gerçeğini anlatan kavramlar değildir. Bunlar hayat içinde gösterilen ve dillendirilen kavramlardır. Örn. Kobane orada insani kırım oldu ama amaç zaten kırım ve şehri yıkmaktı. Önce senaryo yazılıyor sonra film başlıyor. Kimse rol yapmıyor ve hepsi gerçeği oynuyor. Gerçek film ile yaşadıklarımız arasındaki fark şudur: Oyuncular gerçekten ölüyor. Şimdi burada özne fonksiyener olamıyor. O sadece oyuncu oluyor. Oysa özne irade demektir. Başarılı olabilir veya başarısız olabilir. Seçimler de öyle olmaktadır. Önce senaryo yazılıyor sonra halk sandıklara gidiyor. Burada halkın iradesi söz konusu değildir.

Evet, siyaseti terk ettiğimi yazıyorum ve siz bunun karşılığında “siz terk ediyorsunuz ama siyaset ortadan kalkmıyor” diyorsunuz. Siyaset bir senaryo ise benim orada bulunmuş olmam neyi ifade eder? Benim oyunculuğumu ifade eder. Onlar kim oluyor da beni senaryolarında oynatabilir? Ben özneyim, benim emeğim var. Ben emeğimi kendi yolum üzerinde harcamak için çaba göstereceğim. Yani kullanılmak benim kitabımda yazmıyor. Siyaset benim dışımda cereyan edebilir. Benim siyaset içinde fonksiyonum yoksa benim o siyasete katılmış olmam çok büyük bir aptallık olur. Genelde gelecek üzerine yazarım ve en zor olanı yaparım. Olası sonuçlarda insan emeğinin olmadığını anlatmak isterim. Her kes devleti terk ederse devlet yıkılır türü bir şey demişsiniz. Bu o denli kolay değil. Devleti insan terk eder. Yani özne terk eder. Özne olmayan devleti terk edemez. Yani kendi kararını veren insan terk eder. Devlet öznel özelliği olmayan insan yığınları için en güvenli sığınaktır. Sosyalistler bile devletsiz hayatı kabul etmiyorlar.

Yazımın başında yer ve görev tanımı yapmıştım. Sosyalizm ve kapitalizmin bittiği yerde ve adımların atılamadığı bir bunalım çağında olduğumuzu anlatmıştım. Hareket rast gele, keyfi veya idealler üzerinden tezahür etmez. Var olan verili koşulların insan düşüncesiyle girdiği alış veriş sayesinde tezahür eder. Siyaset ve devlet kapsamında insan düşüncesinin etken olamayacağını anlatmaya çalışmıştım. Dikkat ettiyseniz, devletleri komik otoriteler olarak nitelemiştim. Düşünce de bir emek faaliyetidir. Devletler devasa insan emeğini gasp ederek, çok az adım atabilmektedir. Ben ise oturduğum yerden bu devletler yıkılacak diyor ve hiçbir biçimde emek heba etmiyorum. Genelde geleceği düşünüyor ve o doğrultuda emek harcıyorum. Geçtiğimiz Mart ayında Türkiye devletinin 2 yıl içinde kırılmalar yaşayacağını yazdım. Tam bir yıl geçti. Hepimiz görüyoruz. Türkiye gerçekten büyük bir kırılmanın eşiğine gelmiştir. O zaman sosyalist arkadaşlara çağrı yaptım forumlar tarzında örgütlenin dedim. İşte o çağrı verili koşulların tanınmış olmasıdır. Demek ki hareket için önce verili koşulları tanıyan bir zihin gerekmektedir. Ardından verili koşullarla alış verişe giren zihin hareketin niteliğini tayin edecektir.

Demir Küçükaydın BHH ine kötü saldırmış ve saldırırken hakaret etmiş. Siz %05 siniz demiş. Ondan sonra o minik rakamı onlardan istemiş. Kılıçdaroğlu da o minik rakamı istemiş. BHH de bu ara şaşkın, nasıl oluyor da kendilerine bu denli ilgi yoğunlaşıyor. Onlar da net tutum alamıyor ve bir anlamda ağırdan alıyorlar. Kafaları biraz çalışmış olsa onlar ilginin nedenini anlayacaklar. Forum tarzı örgütlenmeler siyaset ve devlet için tehlikeli örneklerdir. Onların sayısı değil, örnek teşkil etmiş olmaları siyaseti rahatsız etmektedir. Siyaset onları bir partinin kuyruğuna takıp hiç etmek istemektedir. Seçim sonrası onlar direnişine devam ettiği oranda önümüzdeki yaz ayları forum tarzı örgütlenmeler yayılacak ve nispi de olsa senaryonun dışında özne emek ve insani hareket tezahür edecektir.

Elektrik bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç gereci devletlerin elindedir. Devlet bunu topluma satmaktadır. Devlet ve sermayeye olan muhtaçlığımız eskiye kıyasla çok daha azalmıştır. Eskiden silah almak için ve profesyonel kadrolar istihdam etmek için paraya ihtiyacımız vardı. Eski devrimimiz bizlere bu ihtiyaçların karşılanmasını zorunlu kılıyordu. Parti ve ordu gerekliydi. Şimdi ki devrimimiz devletsizliğe açıldığı için parti ve ordu gerekmiyor. Dolayısıyla eskiye kıyasla para ihtiyacımız minimuma düşmüş durumdadır. Minimum ihtiyaçlar içinde öz veride bulunmak bugün için çok da zor değil.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08.Mart.2015, 19:34   #17
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Elektrik kullanma demedim. Bu sadece bir örnekti, ekonomi-politik içindeki bir araçtan bahsetmiş oldum, elektrikten değil, onların elektrik sisteminden.

Bilgi açık.

Bir ev, bir apartman, bir sokak, bir mahalle, bir köy ; bunlar için yani her biri için devlet dışı elektrik üretimi mümkün. Hatta kanunen de mümkün. Şehirdeki ortalama bir hanenin günlük tüketimi 5 kWa civarıdır. Bir hanenin kanuni olarak yani yasaklanmamış olarak üretim hakkı ise 12 bin kWa dır. Yakında 24 bine çıkacak. Bu limitte üretim bir hane için anlamsız.

Bir hane günde 250Watt/saat üretip depolarsa elektrik ihtiyacını karşılar. Bunu apartmanla, sokakla, mahalleyle, köyle çarp.

* * *

Devletin dışına hayali olarak yada söze dayanarak çıkamazsın. Ayrı bir hayat oluşturmak yani donandırmak, örgütlendirmek durumundasın. Buna Rağmen Yaşamak diyorum. Bunu yapmaya başladığın an, başka bir siyasete başvurmuşsun demektir. Ayrılmaya başlamışsın demektir.

Bunu, bir örgüt kurup, mesela cazibe üzerinden halka dayatabilirsin. Mümkündür ama komünistçe değildir. Mental olarak devletçe bir iş olmuş olur. Projeyi ortaya koyup, gönüllülük üzerinden yola çıkabilirsin. Devletçe olmamış olur ama yine komünistçe olmaz. Bir pezevengin de elektriğe ihtiyacı var ve pekala da katılabilir, demek ki kurallara ihtiyacın var. Yoksa meze olursun.

Kural denilince mevzu değişir. Kim koyacak, kim kollayacak vb işler türer. Kural da bir meseleymiş demek ki. Onun da bir mazisi, tarafı varmış, hatta adı. Sadece elektrik konusu ile sınırlıysan saftiriğin tekisin demektir. Toplumsal ağrıyı azaltırsın. Bu da başka bir yoldan devlete yada sisteme meze olmak demektir.

O halde büyük boy bir projeye ihtiyaç var. Bu proje dünyayı mı, yoksa mesela bir kasabaya veya K.Kürdistana daralıyorsa yine saflık içerir.

Ayrılma, bir Proje gerektirir. Buna göre konumlanma ve harekete geçme, Eylem Planı gerektirir. Bu işlerin toplamı Siyasettir.

Sen ise Siyasi görünümlü tiyatroyu siyaset zannediyorsun. Siyaset/Politika tek başına bir şey değildir. O Ekonomi-Politiktir. Devlet elektriğin fiyatını belirleyemez. Siyasi parti hiç mi hiç belirleyemez. Çünki elektriğin fiyatı dünya çaplıdır filanca devletin yada yüzlerce partinin bu konuda esemesi okunmaz. Onlar devletin elektriği kaça satacağı konusunda insiyatif alabilir.

Elektrik fiyatı maliyetten de üremez. Dünya elektrik şebekesine bağlı olan hattaki elektrik fiyatı bellidir. Bu şebekenin, elektriği kaça satın alacağı da bellidir. Rüzgardan üretiyorsan 9 cente alır. Güneşten üretiyorsan 11 cente. Geri kalanı 6 cent. Koy bir mazotlu dev jeneratör ve 20 cente malet, bunlara sat, vereceği 6 centtir. Nükleer santralde üret ve sat yine 6 cent verir. 1000 MW lık bir n.santralin enerjisini bunlara satarsan 4 yılda kendini öder. Şayet o santrali yapmamış, para ile yaptırmışsan. Nükleer santral bilgisi açık. Ama yolu kapalı. Yani kanunu açık değil. ÇHC de gerekli her şeyi yaptırabilirsin. Başkaca bu konuda malzeme veren yer yok.

Konuyu büyütünce gördüğün gibi mevzu da değişiyor onların sahasına giriyor.
1000 MW lık bir nükleer santral demek 4 milyon hanenin elektrik ihtiyacının karşılanması demek. Yani hane başı 500 dolar kurulum, yıllık 100 dolar da sarf. Nükleer konusunu kasten yazıyorum buraya. Uçuk kaçık sanılanın da menzil dışı olmadığını kabaca da olsa anlatmak için.

2 bin hane yine 500 er dolar verirse, onlardan bir türbün alabilir ve 20 yıl boyunca elektrik parası ödemez. Bilgi açık demiştim. Bu 500 dolar 100 dolara ve daha altına da düşer.

* * *

Toplumsal olan neyi sosyalize etmeye kalksan, başka bir ekonomi-politikle muhatap olmuş olursun. TC de yada başka devlet coğrafyalarında nükleer kuramazsın kafana göre. Ama ÇHC de kurup o elektiriği burada tüketebilirsin. Bak işte bu, tam anlamıyla bir 21.Yüzyıl imkanıdır. 1.000 er dolar verecek 2 milyon hane bul, bir ortaklık sözleşmesi yaptır, bu mümkün olmuş olur. Bu 2 milyon haneyi istersen dünyanın orasından burasından bul, sözleştir yani Ortaklaştır. Bunu yaparsan ayrılmış olmazsın, karşıdaki bir açığı kullanırsın.

Bunu yapmışsan, kullandığın açığın bir adı vardır. Emperyalist ekonomi-politiğin içinde ayrı bir odak olan, ÇHC isimli devletin konumunu kullanmış olursun. Bu kullanmanın adı da Politikadır. O iki milyon hanenin elektrik politikasıdır. Pragmatiktir.

Bunun yerine kendi ayrımını da üretebilirsin. Ama bu konularda sadece şikayet üretiyorsun. Şikateti ultimatom, onu da yaptırım takip etmiyorsa, senin yaklaşımın boştur. İstediği kadar hoş olsun.

Gereğinden fazla hayali yazıyorsun. Hayal iyidir fakat doz sorunu vardır. BHH demişsin, forumlar diye de eklemişsin. Ortada forum mu var arkadaşım. Senin o forum dediğin şeyler anında sıfırlandı. Bir piknikçinin bile onlardan fazla etkisi vardır. İnsanlar toplanmışsa gereğini yapacaksın. Yoksa berhava olursun. Devletler mitinglerden niçin korkar. İnsanlar bağırıyor diye mi. Asla. Miting denen şey, ayaklanmaya dönüşebilir diye. Laylaylomdan ayaklanma çıkmaz. Forum toplanıp sonra da evlere dağılıp tekrara giriyorsa ölmüş demektir. Forum toplanıp sonra mesela bir kabir ziyaretine dahi gidip sonra dağılsa, devlet için tehlikedir. Bu cümlemi unutma.
______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.Mart.2015, 03:15   #18
 
turgut_fatsa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
turgut_fatsa
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 20.Nisan.2013
Üye No: 48375
Mesajlar: 2,873
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 1,271
821 Mesajına 1,338 Teşekkür Aldı
Standart

Alıntı:
Ekim Arat Nickli Üyeden Alıntı
Kürt hareketinin kısır döngüsü ve devrimci çıkış
01.03.2015 - 13:38 Gündem

Kürt sorunu toplumsal-siyasal bir sorundur ve ancak toplumsal devrim perspektifi içinde ele alınırsa, gerçek bir özgürlük ve eşitlik olanaklı hale gelir. Aksi durumda ne gerçek bir özgürlük ve eşitlik, ne bunun ifadesi bir özerklik ve ne de bağımsızlık mümkün olacaktır.

Yine bir seçim dönemine giriyoruz ve önceden kurgulanmış gibi yine aynı şeyler oluyor.

Şöyle ki, daha öncekilerde olduğu gibi HDP’nin İmralı heyeti yine A. Öcalan’la görüşmek ve sürece ilişkin görüşlerini almak üzere İmralı’ya gitti. Her iki tarafda yoğun bir hareketlilik içindeydi. HDP heyeti İmralı-Kandil-Ankara üçgeninde adeta mekik dokudu. Hükümet ile üst üste görüşmeler yapıldı. İmralı heyeti, dönüşünde yine umut dolu açıklamalar yaptı. Yapılan açıklamalara bakılırsa bu kez sorun sanki çözüme doğru evriliyordu.

AKP cephesinden de aynı yönde açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalara göre, "Yakında iyi şeyler olacak"tı, "Tahkim edilen bir ateşkes" ilan edilecekti ve en geç Newroz’da "A. Öcalan silahları bırakın çağrısı yapacak"tı. Karşılıklı olarak iyimserlik yüklü açıklamalar birbirini kovaladı. Fakat ne olduysa HDP İmralı heyetinin son bir ayda yoğunlaşan bu görüşme trafiği birden bire durdu. Besbelli ki kriz vardı.

Krizin ilk sinyali Erdoğan’dan geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, silah bırakma konusunda “açıklama bekliyordum ama olmadı” dedi. KCK Eşbaşkanı Bese Hozat anında "Ne yapmışlar ki, silah bırakılsın" dedi. PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan, “biz niye silah bırakalım, devlet silah bıraksın” yanıtını verdi. Onları HDP cephesinde yapılan açıklamalar tamamladı.

HDP heyeti Kandil dönüşünde bu kez KCK’nin gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı ve çözüm sürecinin son derece "tehlikeli ve kritik bir noktada" olduğunu açıkladı. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise, “ne İmralı görüşmelerinde ne de Kandil’de silahların bırakılmasına yönelik bir tartışma olmadı” dedi.

En sert açıklama Kandil’den yapıldı. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat sürecin bitme noktasında olduğunu ve “yeni kararlar alma sürecinde” olduklarını açıkladı. Şüphesiz ki, AKP cephesinden de benzer açıklamalar yapıldı. Başbakan Davutoğlu “süreçte kritik bir noktadayız” dedi. Ardından da, PKK’yi kastederek “askeri gücün varlığının hiçbir zaman meşru olmadığını” söyledi. "Kimse bize ev ödevi veremez" diyerek ortamı iyice germeyi de ihmal etmedi.

Karşılıklı olarak kılıçlar çekilmiş, bıçaklar bilenmektedir. Karşılıklı restleşme de tam hız devam ediyor. Süreç gerçekten de tehlikeli ve kritik bir aşamada seyrediyor. Zaten, ayrıntılardan arındırıldığında, gelinen yerde en dikkate değer olan gelişme de, KCK ile hükümetin ilk kez ortaklaşa olarak süreci aynı sözcüklerle tanımlıyor olmalarıdır. Durum gerçekten de ciddidir ve Türkiye gerçekten de tehlikeli ve kritik bir viraja girmiş bulunuyor.

Tayyip Erdoğan’ın en güvendiği kurmayı olan Yalçın Akdoğan’ın, “Çözüm sürecini nihayete erdirmekte kararlıyız. Bu dürüstlüğü, iradeyi herkesten görmek istiyoruz. Bu mesele seçim hesaplarına kurban edilecek bir mesele değildir. Bülent Bey'in dediği gibi top bir süredir HDP’nin sahasında. HDP 4 Şubat’tan beri top çeviriyor. Kandil de topu patlatmaya çalışıyor. Bakalım ne olacak göreceğiz. Ama hükümet durduğu yerde kararlı bir şekilde dimdik durmaya devam ediyor” şeklindeki açıklamaları da bu gerçeği değiştirmiyor. Değiştirmiyor, çünkü bu sözlerin de daha öncekiler gibi bir samimiyeti ve hükmü yoktur. Bu sözlerin de öncekiler gibi tamamıyla bir aldatmacadan, oyalamacadan ve Kürt halkını hiçbir karşılığı olmayan beklentiler içine sokmaktan başka bir anlamı bulunmamaktadır.

AKP ile Kürt hareketi arasında yaşanan gerilim gitgide tırmanıyor. AKP, ön şart olarak “önce silahlar bırakılmalı”; KCK ise “önce müzakere” diyor. Bu bir kriz durumudur ve bu kriz derinleşiyor. Bu gerilim daha ne kadar sürecektir? Kriz aşılacak mıdır? AKP ile Kürt özgürlük hareketi arasındaki ipler kopacak mıdır? Yoksa A. Öcalan yeniden devreye girerek bu "tehlikeli ve kritik" süreci sonlandıracak mıdır? Bu soruların cevaplarını almak için biraz beklemek gerekecektir.



Yolun sonuna gelinmiştir ve karar verme zamanıdır
Tüm ayrıntılardan arındırıldığında, A. Öcalan’ın yeniden devreye girmesi ve şu ya da bu gerekçe ile yeni bir süreci dayatması gibi bir müdahale olmaz ise eğer, halihazırdaki sürecin yeniden çatışmalı bir döneme doğru seyrettiği açıktır. Kandil’deki PKK önderliği de bunun farkındadır. KCK’nin yeni bir durum değerlendirmesi yapma ihtiyacı duyması tam da bunun ifadesidir. Kaldı ki, en başta şu sıralar parlamentoda görüşülmekte olan ‘’İç güvenlik yasası’’ denen iç savaş yasası olmak üzere, dinci-gerici AKP iktidarının tüm hazırlıkları da bu yöndedir.

Tam da bundan kaynaklı olarak, hem AKP cephesi ve hem de Kürt hareketi çok kritik ve tehlikeli olarak niteledikleri bu süreçte deyim uygunsa bir yol ayrımı ile karşı karşıyadırlar. Bu, her iki tarafa da adeta bir kaçınılmazlık olarak kendisini dayatmaktadır.

AKP ve Kürt hareketi, birbirlerinin zaaflarından ve açmazlarından yararlanmak temelinde süreci bugünlere taşıdılar. Amiyane bir deyimle durumu idare ettiler. Karşılıklı olarak bu durumdan yararlandılar, esas olarak AKP, ama, yanı sıra da Kürt hareketi, bu konuda başarılı da oldu, belli kazanımlar elde etti. Ancak, her iki taraf için de geçerli olmak üzere, artık yolun sonuna gelinmiştir.

Bu böyledir, zira, devletin toplam üç yıl süren "Kürt açılımı" gibi, yine üç yıldır tedavülde olan İmralı çıkışlı "Çözüm süreci" aldatmacası da iflas etmiştir. Bunu son dönemlerde PKK liderleri de sık sık dile getirmektedirler.

Şimdi AKP, dolayısıyla da sermaye devleti için de, Kürt hareketi için de karar verme zamanıdır.



Kısır döngü içinde çözümsüzlük
Dinci-gerici iktidarla Kürt hareketi arasındaki gerilimin ha bire tırmanması, iplerin kopma noktasına gelmesi ve tüm bunların mantıki sonucu olarak sürecin çatışmalı bir döneme doğru seyretmesi, bir yandan yıllardır ısrarla sürdürülen "çözüm süreci"nin iflasını ve öte yandan da sorunun kısır döngü içindeki çözümsüzlüğünü göstermektedir.

Kürt hareketi her tıkanma durumunda hemen çatışmalı döneme son vermekten ve son birkaç yıldır dile getirdikleri, kısa süre önce de KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın tekrarladığı "devrimci halk savaşı"ndan söz etmektedir. Gerçek şudur ki, çözüm adına ileri sürülen bu savaş, çözümsüzlüğün bir başka versiyonudur ve hiç bir yeniliği de bulunmamaktadır. Ve dahası, bu bir kısır döngüdür ve Kürt hareketinin en temel açmazını oluşturmaktadır.

Şöyle ki; PKK’nin ‘’Düşük yoğunluklu savaş’’ ya da şimdilerde dillendirdiği "Devrimci halk savaşı"nın, çokça kullanılan adıyla silahlı mücadelesinin stratejik hedefi, A. Öcalan’ın çeşitli vesilelerle dile getirdiği üzere, devleti görüşme masasına oturtmak, onu düzen içi bir çözüme ikna etmek ve soruna anayasal bir çözüm bulmaktan ibarettir. Bundan öte bir anlamı, bundan öte bir işlevi yoktur. KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın sözünü ettiği "devrimci halk savaşı"nın sınırları da bundan ibarettir, devleti açmaza almak amacıyla söylenmiş bir sözdür ve onun da bir yeniliği yoktur. Bir yeniliği yoktur, zira, Kürt hareketi yıllardır bunu yapmaktadır, ne var ki ve ne yazık ki, belli bazı sonuçları olsa da, esasa ilişkin bir mesafe alınabilmiş değildir. Tüm hedefi devleti görüşme masasına oturtmak ve düzen içi bir çözüm olan bu stratejiden herhangi bir çözüm çıkmamıştır. Bu gerçekten de bir kısır döngüdür ve her defasında çözümsüzlük üretmektedir. Gelinen yerde iflas ettiği PKK liderleri tarafından da kabul edilen "Devletin Kürt açlımı" ve "Çözüm süreci" macerası da bunun en somut kanıtıdır.

AKP’ye gelince; AKP’nin sorunu çözme iradesi de, niyeti de yoktur. Onun bu konuda söylediklerinin tümü de bir ikiyüzlülükten ibarettir, hiçbir samimiyeti yoktur. "Çözüm süreci" onun özellikle seçim dönemlerinde gündemleştirdiği, türlü söylem ve aldatıcı manevralarla inandırıcılık kazandırmaya çalıştığı, bu sayede Kürt halkında hiç bir karşılığı olamayan beklentiler yarattığı, bir oyalama ve aldatma aracıydı. AKP her seçim sürecinden devleti tümüyle ele geçirmek için yararlandı. Kürt hareketinin açmazlarından da yararlanarak, çeşitli mevzileri birer birer ele geçirdi. O, seçim dönemlerinde çatışma istemiyordu, bunun ortamı gereceğini ve ister istemez kendisi açısından yıpratıcı olacağını biliyordu. Bu riski ortadan kaldırmak için sorunu çözmekten yana olduğunu, PKK devreden çekilse de tek başına çözümde ısrar edeceğini tekrarlayıp durdu. Doğrusu bu konuda başarılı da oldu. Bu aynı şeyi bugün de yapıyor. Yalçın Akdoğan’ın dile getirdikleri tümüyle bunun ifadesidir. Bir kez daha, kısır döngü içinde dönüp dolaşan Kürt hareketinin açmazına oynamaktadır.

Sorun elbetteki sadece Tayyip Erdoğan ve AKP’nin niyetiyle ilgili de değildir. Sözkonusu olan bir devlet politikasıdır. Sorun yıllardır bir kısır döngünün içinde dolaşıp durmaktadır. Adeta bir kördüğüm oluşmuştur ve çözülememektedir. Bunun sermaye devleti bakımından nedeni bellidir. Bugün AKP’nin başında bulunduğu sermaye devleti Kürtlerin bir ulus olarak varlığını ve dolayısıyla bundan doğan meşru ulusal haklarını ret ve inkar etmektedir. Bunda da ısrarlıdır. Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır. Sorunun yıllardır kısır döngü içinde dolaşmasının nedeni budur. Sermaye devletinin Kürt açılımında “kırmızı çizgileri” bulunmaktadır. Bu çizgilerle Kürt hareketinin kimi istemleri bağdaşmamaktadır. Dolayısıyla, taraflardan biri geri adım atmadıkça, bazı istemlerinden vazgeçmedikçe süreç tıkanmakta, görüşme masasında çözme olanağı ortadan kalkmaktadır. Bu dün de böyle olmuştur, bugün de böyledir.



Sorun temelde stratejik çizgi sorunudur
“Kürt hareketi devrime dayalı programını çoktan bir yana bırakmıştır. Düzenle barışmaya ve bütünleşmeye dayalı bir çizgi izlemektedir ve yürüttüğü mücadelenin bunun önünü açacağına inanmaktadır. Ama tutarsızlığı, bir yandan düzenle barışma çizgisi izlerken, öte yandan gerçekte ancak o aynı düzenin aşılması ile elde edilebilecek bir ulusal istemler bütünüyle hareket etmektedir. Bu halen Kürt hareketinin akıl almaz çelişkisidir. Devrimle elde edilebilir olanı kurulu düzenle pazarlıkların ürünü anayasal reformlarla elde edilebileceğini sanmak, ham hayallerle oyalanmaktır. Kürt hareketi tutarlı olmak istiyorsa iki şeyden birini seçmek zorundadır; ya ulusal eşitliğe dayalı siyasal istemlerden vazgeçmeli, ya da bunun gerici burjuva düzeni ile pazarlıklarla, dolayısıyla anayasal reformlarla elde edilebileceği hayalinden. İkisinden de vazgeçmemek, bir çıkmaza saplanıp kalmakla aynı anlama gelmektedir.’’ ( Devletin Kürt Açılımı, Ekim 2009 )

"Sorunun ağır açmazını oluşturan ve dolayısıyla çözümsüzlüğü süreklileştiren durum, halen de budur. Kürt ulusal hareketi yönünden sorun temelde stratejik çizgi sorunudur, çözüme götürecek bir stratejiden yoksunluktur. İzlenen stratejik çizgi ile bu elde edilmek istenen hedefler arasındaki yapısal uyumsuzluktur. Kürt hareketi ya mevcut stratejisini değiştirmek ya da ulaşmak istediği stratejik hedeflerin kapsamını değiştirmek ikilemi ile yüzyüzedir." ( TKİP IV. Kongre Bildirisi, Ekim 2012 )

Türk sermaye devleti yaptığı Kürt açılımı ve ardından tedavülden kaldırılmayı bekleyen çözüm süreci manevrası ile Kürt sorununu yatıştırmayı ve zamanla denetim altına almayı, Kürt hareketinin özellikle silahlı kanadını tasfiye etmeyi amaçlıyordu. Nedir ki bu hesabı tutmadı. Sorun yatışmak şöyle dursun daha da derinleşti, gitgide hem de ağırlaşarak öne çıktı, çözümünü daha şiddetli biçimde dayatır hale geldi. Kürt hareketinin silahlı kanadı ise politik, askeri ve moral bakımdan daha da güçlendi. Toplamında da daha etkili bir konum kazandı. Son bir yıl içinde yeni kazanımlar elde etti. Şengal ve ardından da Kobanê’de ortaya koyduğu pratiklerle itibar kazandı, hem bölge ve hem de uluslararası düzeyde prestij, daha ve daha da önemlisi meşruiyet kazandı. Manevra alanı genişledi. Demek oluyor ki, Kürt hareketi döneme çoğalan avantajlarla giriyor.

Tam da bundan güç alarak ve AKP’nin açmazlarından yararlanarak onu sıkıştırmak istiyor. AKP’yi ve dolayısıyla onun başında olduğu sermaye devletini nihayet bir çözüm için tavize zorluyor. İpleri koparmakla korkutuyor. Halihazırdaki stratejik çizgisinin gereği çözümü bugünkü parlamento ile arıyor. Seçimleri fazlasıyla önemsiyor, %10 barajını aşmayı çok arzuluyor. Bu sayede kendi yanına çektiği kuyrukçu solun parlamento heveslerini daha da kışkırtmayı, bilinen çizgisinin doğruluğu konusunda onları daha bir ikna etmeyi hedefliyor. Çok daha önemlisi de olayların akışında rol oynama şansını arttırmanın, devlet ve uluslararası platformlarda daha çok ciddiye alınan bir güç olmanın, dahası bu koşullarda AKP’nin kimi anayasal düzenlemeler yapacağının hesabını yapıyor.

PKK liderleri ve HDP hem de yüksek sesle yaptıkları açıklamalarla ilk elden çözümü sermaye devletinin parlamentosunda arayacaklarını, ancak tek başına bununla kendilerini bağlamayacaklarını, örneğin, ola ki %10 barajı aşılmazsa dosdoğru Diyarbakır’a taşınacaklarını, kendi parlamentolarını ilan edeceklerini ve bunun da meşru olduğunu dile getiriyorlar. Çok açık dillendirilmese bile bunun, fiili bir özerklik ilanı olduğu tartışma götürmez.

Bu aynı şey daha önceki yıllarda da yapılmıştı. Nedir ki, bu, sermaye devletinin Kürt halkına dönük kirli ve kanlı bir savaşın bahanesi olmaktan başka bir işe yaramamıştı. Özerklik de hayata geçirilememiş, yeni bir çözüm manevrasına havale edilmişti. Kürt hareketi özerklik ilanı şahsında sermaye devletine gerçek bir özgürlüğü ve eşitliği dayatmıştı. Sermaye devleti bunu çok doğru anladı ve buna izin vermedi. Veremezdi, çünkü, Kürt hareketi sermaye devletine özerklik paketinde topladığı, kendisine ait parlamento, güvenlik gücü ve vergi toplama hakkı ile resmen ayrı bir devleti dayatmıştı. Sermaye devleti açısından karşılıklı tavizlere dayalı kırıntılardan ibaret bir çözüm olabilirdi, ama, gerçek bir özgürlük ve eşitlik asla. Bu vesileyle anlaşıldı ki, sınırlı, sallantılı ve geçici bir ara çözüm için dahi dişe diş bir mücadele olmazsa olmaz koşuldur.

Kaldı ki, halihazırda olayların akış yönü bir yumuşamaya, uzlaşmaya ve anlaşmaya doğru seyretmemektedir. Tam tersine hızla çatışmalı bir döneme doğru gidilmektedir. AKP iktidarının Kuzey Kürdistan ve özellikle Rojava politikası, keyfi gözaltı ve tutuklama terörü, Kandil üzerinde gerçekleştirilen hava uçuşları, en küçük bir gösterinin dahi kanla bastırılması, bu esnada yapılan katliamlar, Cizre’de sergilenen devlet terörü ve başvurulan AKP patentli provokasyonlar ilk akla gelen işaretlerdir. Her şey bir yana Türkiye’nin işçi ve emekçi hareketini, ilerici ve devrimci güçlerini de kapsayan, halklara kopkoyu bir karanlık gelecek hazırlayan, en çok da Kürt özgürlük mücadelesi ve hareketini hedef tahtasına koyacağı belli olan 'İç Güvenlik Paketi' Türkiye işçi sınıfına, emekçi halklarına, Kürt halkına, Alevi emekçilerine, ilerici ve devrimci güçlerine karşı ilan edilmiş bir savaş niteliği taşımaktadır.

Ve nihayet, Kürt hareketinin düzen içi bir çözüme, bu çerçevede anayasal düzenlemelere, yumuşamaya, uzlaşmaya dayalı stratejik çizgisi tarihin akışıyla da örtüşmemektedir. Dönem tartışmasız olarak bir bunalımlar, savaşlar ve devrimler dönemidir. Sınıfsal barış değil, çatışma, çelişkilerin yumuşaması değil daha da keskinleşmesi, sınıf kutuplaşmasının bir uçuruma dönüşmesi ve bunların toplamı olarak adım adım gelen sınıf mücadeleleri; dönemi bunlar karakterize etmektedir. Sadece geri ve yoksul ülkelerde değil, en gelişmiş kapitalist ülkelerde de patlak veren proleter kitle hareketleri bunun ifadesidir. Bunu, Tunus ve Mısır’la başlayıp, tüm bir Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren, ardından Türkiye’de AKP’nin kimyasını bozup, onu ilk kez sıkıştırıp korkutan Haziran Direnişi gözler önüne sermiştir. Dönem hala silahlı ve silahsız isyan dönemidir ve isyanlar devam etmektedir. Yani Türkiye’nin 40 yıllık isyan dönemi de geride kalmamıştır, tam tersine daha bir alevlenmiştir. Tek başına Kürt halkının Türkiye’de, Rojava ve Kobanê’de, Şengal’de kaldırdığı isyan bayrağı bunun kanıtıdır. Şimdi de, yavaş yavaş sınıfın devrimci isyanı mayalanmaktadır. Dönem devrimci sınıfın öne çıkma dönemidir. Devrimci güçlerin ve partilerin sahne alma dönemidir. Devrimci strateji, taktik ve mücadele şimdi daha çok gereklidir. En çok da Kürt halkı için gereklidir.



Dönemin ruhu birleşik devrimden yanadır
Kürt hareketinin halihazırda izlediği strateji ve savunduğu program devrimci değildir. Bu program düzeni ve toplumu kendi temelleri üzerinde demokratikleştirmeyi esas alan tastamam reformist, bir başka ifadeyle sosyal-demokrat bir programdır. Abdullah Öcalan’nın "1920’lerde kurulmuş cumhuriyeti demokratikleştirmek" dediği şey tam da bu anlama gelmektedir. Kürt hareketinin her daim başvurduğu silahlı mücadele de halihazırdaki stratejiyi devrimci kılmaz. Zira aslolan verili temel politikanın, stratejinin ve programın devrimi hedefleyip hedeflemediğidir. Verili stratejinin devrime dayalı bir strateji olup olmadığıdır. 40 yıllık isyan geleneğinin devrimci tarzda devam ettirip ettirilmediğidir. İçerdikleri ile bugünkü Türkiye’nin ve dünyanın temel gerçeklerine ve tarihsel akışın ruhuna uygun olup olmadığıdır. Ne yazık ki, Kürt hareketinin strateji ve programında devrimci olan bir şey yoktur.

Gelinen yerde yapılması gereken artık çürümüş ve yıkılmayı bekleyen burjuva cumhuriyeti demokratikleştirmek değil, ki bu ütopik ve gerici bir çabadır, onu Kürt ve Türkiye’nin tüm emekçi halklarının özgürlüğünün ve tam hak eşitliğinin ifadesi olan sosyalist bir işçi-emekçi cumhuriyeti ile aşmak, bir ucu Balkanlar'da bir ucu Önasya'da olan özgür ve eşit sosyalist cumhuriyetler birliği kurmaktır. Tek devrimci çözüm ve programdır.

Kürt sorunu toplumsal-siyasal bir sorundur ve ancak toplumsal devrim perspektifi içinde ele alınırsa, gerçek bir özgürlük ve eşitlik olanaklı hale gelir. Aksi durumda ne gerçek bir özgürlük ve eşitlik, ne bunun ifadesi bir özerklik ve ne de bağımsızlık mümkün olacaktır. Kürt halkı herkesten önce ve herkesten çok, gerçek bir özgürlüğü ve eşitliği hak etmektedir. Bu ise, ancak ve ancak merkezinde işçi sınıfının olduğu bir birleşik devrimle elde edilebilir.

Kızıl Bayrak
Devlettin Türk devletti olduğunu düşünmüyorum böyle olunca iş bıraz kolaylaşacak gibi görülüyor,ama yazı genel anlamda iyi bir analize dayanıyor. Özelikle Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır.'' tespiti 12 den vurmuş. Burjuva demokrasisi veya kapitalizm içinde Ulusların eşit ve kardeşçe yaşayabileceğine inanmıyorum .Bu konuda sovyetler birliğinin sosyalist'iz demelerine rağmen bu konularda ekiskliklerine parmak basıp eleştirenler ,kapitalizm altında yada burjuva demokrasis altında bunun mümkün olabileceğini savunma ayrı bir garabet konusudur.

Yani şöyle böyle burjuva sistemini red eden ve bu uğurda mücadele edip şu veya bu oranda başarılı olmuşlar ulusların bir arada eşit ve kardeşçe yaşatamadıysa; Kapitalizm altında uluslar elşit ve kardeşçe yaşayabileceklerini savunmak akla mantığa ve toplumsal tarihe karşı geliyorlardır demektir.

Yani kısaca öylesi bir sovyet sisteminde bu mümkün olmamışsa ve bu konuda eleştirler getirliyor dolayısıyla sosyalizm aşağılanıyorsa. kapitalizm altında bu hiç mümkün değildir .Yazıda denildiği gibi bu iş ulusaların var olan doğasına aykırıdır.

Uluslar varsa eşitsizlik olacaktır. Bir devlet altında ise eşitsilik zorunludur. Ancak bu sosyalizm çatısı altında alt edilebilecek ,bunun içinde tek irade bilinçi eğitim veya propaganda,ajitasyon değil aynı zamanda maddi yaşam ve koşulların olması ve geliştirilmesi ile mümkündür. Bu da şu demektir. Bu konuda sadece bilinç değil bu bilinci geliştirecek koşullar için emek,çaba zahmet vardır.

Yazı da ki bu saptama doğru bir saptama olarak görüyorum.
______________________________________________________
Önümüzdeki daha zorlu ve çetin geçecek mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verecek birleşik bir direnme zeminini ve seçeneğini hep birlikte inşa etmeliyiz. Eğer bu yaratılamazsa devrimci direniş imkanının umutsuzluk içerisinde boğulmasının önüne de geçilemeyecektir.
turgut_fatsa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.Mart.2015, 06:04   #19
 
BORGA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BORGA
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 08.Şubat.2011
Üye No: 34310
Mesajlar: 5,015
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,293
1,186 Mesajına 3,181 Teşekkür Aldı
Standart

Şimdi sen alıntı yapıp, hatta içindeki bir cümleyi kırmızıya boyayarak vurgu yapıp, cevabi yazı mı yazmış oldun.

Bugün AKP’nin başında bulunduğu sermaye devleti Kürtlerin bir ulus olarak varlığını ve dolayısıyla bundan doğan meşru ulusal haklarını ret ve inkar etmektedir. Bunda da ısrarlıdır. Ulusal sorunda gerçek özgürlük ve tam eşitlik onun doğasına aykırıdır.

Kimin doğasına aykırıymış ; onun. Başında filanca partinin bulunduğu sermaye devletinin. Yukarda öyle yazıyor. Sen ne anlıyorsun :

Uluslar varsa eşitsizlik olacaktır...Yazı da ki bu saptama doğru bir saptama olarak görüyorum.

Düşman, sosyalizm adına senin gibileri gördükçe ellerini oğuşturuyordur. Ne de olsa mevzuyu rastgele okuyan, anladım diyen nice et kafalı insana ihtiyaçları var.

______________________________________________________
Ni Dieu, Ni Maitre !
Ne Tanrı, Ne Efendi !

rağmen yaşa

BOLŞEVÎZM WÊSERKEWE
Bolşevizm Tekrar Kazanacak !
BORGA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09.Mart.2015, 08:38   #20
 
Hasan Karataş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Hasan Karataş
Komün
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 15.Kasım.2009
Üye No: 26927
Mesajlar: 2,593
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 2,567
834 Mesajına 1,567 Teşekkür Aldı
Standart

Durumu anlayanlar için söylüyorum. Anlatılması zor bir durumdayız. Durumu anlamayanlar için zaten problem yok. Zira onlar gerçeği görmüyor, hayalleri ile baş başa kalmış vaziyette umutlarını yaşatmaya çalışıyorlar. Kimseyi hayvan yerine koymak istemem ve ayrıca edilgen insanları da hayvan yerine koyduğum için de hayvanlara hakaret etmek istemem ancak başka türlü de örnek veremiyorum. İnsanlar ayni hayvan gibi güdülmekte ve tesadüfi seçilenler kesime gönderilmektedir. Bunlara da şehit denilmektedir. Mesele bu duruma itiraz etmek ve bu yaşamı ret etmekle ilgilidir ama ne yazık ki bu yaşam sermaye ve siyaset güçlerinin kontrolündedir.

Bunların kontrolünde olmak insanı edilgen yapıyor, kontrolünden çıkmak ise imkânsızlıklar içine düşmek anlamına gelmektedir. İnsani yürüyüşü anlatırken, sanki bir yol varmış ve insanlık bu yol üzerinden ilerleyerek günümüze gelmiş gibi anlatılır ve hatta aleviler her zaman için yolu kutsar ve bizde farklı bir dille onlara katılırdık. Oysa gerçekte böyle bir yol yok. Yol dediğimiz insanlığın geçmişten günümüze gelen emeğidir. Yani bugünde, geçmişten gelen ve devam eden bir yol üzerinde yürümek şansımız yoktur. Biz ancak emek harcayarak insani ilerleyişimizi devam ettirebiliriz.

Emek harcayacağız ama imkânlar egemenlerin ellerinde bulunmaktadır. İmkânları istediğimiz de ise edilgen oluyor ve emek fiili devreye giremiyor. Çoğunluk imkânları istiyor ve onlar için edilgen olmak anlamsız gelmiyor. Zira edilgen olmanın ne anlam ifade ettiğini bilecek zihni yitiriyorlar.

O halde bu yürüyüş çok az insanla gerçekleşecektir. İnsanlık yaparak ilerlemiş. Yeni bir şeyler ekleyerek, yanlış ve eskimişleri hayatın dışına atarak ilerlemiştir. Günümüz insanının yeni bir şey yapması gerekmiyor. Kendisini koruması, yanlış ve eskimişleri hayatın dışına atması gerekmektedir. Günümüz insanı bunu başardığında insani yürüyüşü tamamlamış ve başarmış sayılacaktır.

Yanlış ve eskimişler egemenlerin eliyle temsil edilmektedir. İmkânsızlıklar bizim elimizde imkânlar ise onların elinde bulunmaktadır. Burada korkunç bir güç dengesizliği bulunmaktadır. İmkânları istediğimizde beyinsizleşiyor, imkânsız kaldığımızda ise güçsüzleşiyoruz. İçinde kaldığımız durum tam anlamıyla böyledir. O halde savaşmak mümkün görünmüyor veya farklı bir savaş tarzı geliştirmek gerekiyor. Öncelikle şunu görmeliyiz egemenler kendi içinde müthiş bir savaş vermektedir. Onlar ellerindeki imkânları korumak adına birbirleriyle savaşmakta ve buna bağlı olarak giderek ellerindeki imkânları azalmaktadır.

Düşmanın kendisi, kendisi için kendisiyle savaşmaktadır. Örnek mi istiyorsunuz verelim. Bu devlet kendi öz evlatlarını yüksek subaylarını içeri atmadı mı, şimdi yine cemaata karşı savaş açmadı mı? Ortadoğu dünya ekonomisi açısından çok önemli bir bölge olmasına rağmen harabeye çevrilmedi mi? Manyak egemenlik, neden yaptığını anlamadığımız ikiz kuleleri kendisi yıkmadı mı? Borçların geri ödenme imkânlarının olmayacağını göre göre yine de buna rağmen borç ekonomisi devam ettirilmiyor mu? Örnekler çoğaltılabilir.

Dünün lideri, bugünün zavallısı oluyor. Saddam ve Kaddafi çok kötü gittiler. Mübarek ise muma döndü. Tabi Erdoğan’ın sonu da hayırlı görünmüyor. Bu durum komünistler için bir avantaj teşkil etmektedir. Giderek güçler dengesi lehimize doğru ilerleyecektir. Önemli olan bu süreçte kırılmaya karşı durmak ve sayısal olarak çoğalmakta ve yine önemli olan lehimize ilerleyen güçler dengesini kendi hatalarımızla aleyhimize çevirmemektir. Örn. Libya ve Irak ta güncel anlamda komünist potansiyel olmuş olsaydı o bölge halkları bu denli insani kırılma yaşamaz ve gelecek adına dünya potansiyel insana onlar da eklenirdi. Ne yazık ki bugün o bölgelerde potansiyel insan görünmüyor.
______________________________________________________
"Docendo discitur"
Hasan Karataş isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Hasan Karataş Kullanicisina Bu Mesaji Için Teşekkür Edenler:
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com