Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  

Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Bizden Makaleler > Sibel ÖZBUDUN

Sol Gazete

Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi SOYKIRIMIN İKİRCİMLİ İKİZİ: ETNİK KIYIM
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
2280
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 19.Mart.2011, 01:06   #1
 
Sibel Özbudun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Sibel Özbudun
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: 17.Şubat.2011
Üye No: 34464
Mesajlar: 18
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart SOYKIRIMIN İKİRCİMLİ İKİZİ: ETNİK KIYIM


SOYKIRIMIN İKİRCİMLİ İKİZİ: ETNİK KIYIM[*]

SİBEL ÖZBUDUN

“Sadece unutulanlar
gerçekten unutulmuştur.”[1]

“1862 yılında Missouri ve Kayalık Dağlar arasındaki ovalarda, kaba bir hesapla dokuzbuçuk milyon bufalo yaşıyordu… Hepsi derileri, etleri ve kemikleri için öldürülüp yok edildi... Aynı dönemde besin açısından bu bufalolara bağımlı 165.000 Pawnee, Sioux, Cheyenne ve Apache bulunuyordu. Onlar da yerlerini bu toprakları bir bahçeye dönüştüren ve sayılmaya, vergilendirilmeye ve doğa ve uygarlık yasaları uyarınca yönetilebilmeye muktedir, beyaz ırktan kadın ve erkeklere bırakarak yok oldular. Bu değişim yararlıydı ve sonuna dek sürdürülecektir…”
Böyle diyordu, ABD’li “yerli kasabı” General Sherman’ın Bufalo Bill’e mektubunda[2]
Birleşmiş Milletler Örgütü’nün 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, soykırımı açıkça tanımlayıp bir “suç” olarak uluslar arası hukuka mal etmiştir.[3] Burası, biliniyor. Ancak fazla bilinmeyen, soykırımı “suç” ilan eden BMÖ kararının alınma sürecinde olup bitenler. Bu süreç önemli, çünkü soykırımı “insanlık suçu” ilan eden “uygar Batı”nın zihninin arkaplanını okumamıza olanak sağlıyor.
Soykırım kavramını ilk kullanan, ve aynı zamanda onu uluslar arası hukukun tanımladığı bir “suç” hâline getirilmesinde en önemli katkıda bulunan kişi, Axis Rule in Occupied Europe (İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Yönetimi - 1944) başlıklı kitabıyla, hukukçu ve dilbilimci Raphäel Lemkin olmuştur. Lemkin, şöyle tanımlıyordu jenosid ya da soykırımı: “Jenosid’le bir ulus ya da etnik grubun yok edilmesini kast ediyoruz. Bu yeni sözcük… Grekçe genos (ırk, kabile) ile Latince cide (öldürme)’den türetilmiştir.”
Lemkin, hemen ardından bir dipnotla ekliyordu: “Aynı fikir için bir başka terim kullanılabilir: Grekçe ethnos -ulus- ile Latince cide -öldürme- den türetilen ethnocide, ya da etnik kıyım…”
Görüldüğü üzere Lemkin için -sonradan iki “farklı” görüngüye işaret eder şekilde anlamlandırılacak iki kavram, bitişikti. Şöyle demekteydi kitabında:
“Genelde, soykırım, kitlesel katliamlarla gerçekleşmediği sürece bir ulusun dolayımsız yok edilmesi anlamına gelmez. Daha çok, ulusal grupların, bizatihî onları yok etmek amacıyla, aslî yaşam temellerini tahrip etmeye yönelik çeşitli eylemlerin eşgüdümlü planına işaret eder. Böylesi bir planın hedefleri, siyasal ve toplumsal kurumların -kültür, dil, ulusal duygular, din ve ulusların iktisadî varoluşu- dağılmaya uğratılması ve kişisel güvenliklerinin, özgürlüklerinin, sağlıklarının, saygınlıklarının, hatta gruba mensup bireylerin yaşamlarının yok edilmesidir. Soykırım, bir bütün olarak, yani bireysel niteliklerine değil, ulusal grubun üyeleri olarak ulusal gruba yöneltilmiştir.”[4]
Birleşmiş Milletler Örgütü’nde Soykırım Sözleşmesi taslak metni üzerine tartışmalar sürerken, “soykırım” kavramı, ilkin, Lemkin’in anladığı gibi anlamlandırılacaktır. Yani bir halkın fiziksel varlığına, ama ondan da çok, onun hayatiyetini sağlayan kültürel koşullara yönelik kasıtlı imha edim(ler)i. Hatta, konuyu daha da vurgulu kılmak amacıyla, 1946’da, sözleşmeye kültürel soykırım kavramının da dâhil edilmesi önerilirken, Lemkin’in “kültürlerinin sağladığı ruh ve moral olmaksızın varlığını sürdüremeyecek grupları koruma altına aldığı” gerekçesiyle bu öneriyi desteklediği bildirilmektedir. Kültürel soykırım ise, şöyle tanımlanmaktadır taslak metinde:
a) Çocukların zorla bir başka insan grubuna aktarılması,
b) Grubun kültürünü temsil eden kişilerin zorla ve sistemli bir biçimde göç ettirilmesi,
c) Özel ilişkilerde dahi ulusal dilin konuşulmasının engellenmesi,
d) Ulusal dilde yayınlanmış kitapların veya dinsel eserlerin sistemli olarak tahrip edilmesi ya da yeni yayımların yasaklanması, veya
e) Tarihsel ya da dinsel anıtların sistemli tahrip edilmesi ya da başka kullanımlara tahsis edilmesi veya tarihsel, sanatsal ya da dinsel değeri haiz belge ve nesnelerin veya dinsel ibadette kullanılan nesnelerin tahribi ya da dağıtılması
yoluyla bir grubun özgül karakteristiklerinin tahribi…[5]
Ancak Başta ABD, Kanada ve Britanya olmak üzere Batılı devletler “soykırım” kavramının bir grubun kültürel kimliğine yönelik saldırganlığı da kapsayacak şekilde geniş tutulmasına şiddetle karşı çıkarlar. Çünkü maddenin bu şekliyle geçmesi, ABD ve Kanada için toprakları üzerinde yaşayan yerli halkların talep ve davalarına yol açacak, Britanya için ise, eski sömürgelerindeki pratiklerini sorgulanmaya açık hâle getirecektir! Böylelikle “soykırım” kavramı kültürel kıyım imalarından arındırılarak, yani salt fiziksel yok edişi kast edecek bir anlamla geçer Sözleşme’ye... [6]
Etnik soykırım nosyonu ise, 20 yıl kadar sonra ethnocide ya da “etnik kıyım” adı altında “yeniden keşfedilmek” üzere bir kenara terk edilecektir.
Kavrama yeniden başvuran, 1960’ların sonlarında Amerika’nın yerli kültürlerini incelemekle görevli bir komisyonun başına getirilen Robert Jaulin olur. Jaulin etnik kıyım’a fiziksel bir yok etme girişiminden çok yerli kültürlerinin öteki kültürler, özellikle de Avrupa uygarlığı tarafından yok edilmesini kast edecek bir anlam yüklemiştir.[7] Böylelikle terimi, “bir grubunbaşkalarının kültürünün yok edilmesine yol açabilecek etnik merkezcilik kavramını ve üstünlük duygularını”[8] tanımlayacak tarzda yeniden yorumlamıştır. Bir başka deyişle, etnik kıyım, bir halkın fiziksel imhasını içermeyecek tarzda kültüründen kopartılması, kültürün yok edilmesi anlamını yüklenecektir.
Israel Charny de terimi, “bir kültür ya da ulusun doğal üreme çevrimlerini ve süregenliğini yasaklayan ya da engelleyen belli başlı süreçler” olarak tanımlarken, onu doğrudan “insanların yaşamlarına son veren aktüel kitlesel katliamlar” olarak tanımladığı soykırım kavramından ayırt eder. Beardsley ise etnik kıyımı “kültürel kıyım” olarak, yani “bir kültürü tamamen ya da önemli bir bölümünü yok etme kastıyla işlenmiş özgül edimler” olarak tanımlamakta ve bu edimleri, “bir dili kullanma, bir dini uygulama, geleneksel tarzlarda sanat icra etme, temek toplumsal kurumları sürdürme, anı ve gelenekleri muhafaza etme, toplumsal hedefler için işbirliği hâlinde çalışma fırsatından yoksun bırakma” şeklinde sıralamaktadır. (Stein 2003.)
Her durumda, yeniden dolaşıma girdiği 1960’lı yıllarda “etnik kıyım”, uluslar arası hukuksal çerçevelerden dışlanmış, yalnızca yerli halkların yazgısı konusunda kaygı duyan antropolog/etnograf çevrelerinin ve yeni biçimlenmeye başlayan yerli hakları hareketlerinin ilgi alanına dâhil bir kavramdır.
Bu tartışmaların, özellikle kıtadaki yerli halklar üzerinde yoğunlaşan ABD antropolojisinde kültürün “bir halkın varoluş tarzı” olarak tanımlandığı, ve bu varoluş tarzının dışarıdan müdahalelerle radikal biçimde değiştirilmesinin o halkın fiziksel varlığına da son verebileceğinin kabul ve onay gördüğü bir süreçte gerçekleştiğine dikkat çektiğimizde, “fiziksel ve/ile kültürel yokoluş”un birbirinden ayırt edilmesinin neden uzun ve sancılı bir süreç olduğu ortaya çıkar.
Her durumda, soykırım, Türkiye dâhil pek çok devletin eğip bükmelerine konu olmasına karşın şu ya da bu biçimde BMÖ eliyle uluslararası hukukun konusu olurken, etnik kıyım (ya da onun dengi kültürel kıyım, kültürel soykırım vb. başta BM’nin İnsan Haklarına ilişkin belgeleri olmak üzere hiçbir uluslar arası sözleşmeye konu edilmemiştir.[9] Bu, anlamlıdır!
Anlamlıdır, çünkü halkların “fiziksel” ve “kültürel” varoluşlarını birbirinden ayırt ettiğiniz andan itibaren, (etnik, dinsel, dilsel, “ırksal” vb.) bir grubu “fiziksel olarak ortadan kaldırmaya yönelik edimleri lanetlemek, mahkûm etmek mümkün olurken, “kültürü öldürmek” serbest kalacaktır… Bu tanımıyla pek çok devletin “soykırım” suçundan ellerini yıkaması mümkündür; ihale, imhayı aşırıya vardıran birkaç devletin üzerinde kalacaktır: Nazi Almanyası (Yahudiler), -yargılanmayan- Osmanlı Devleti (Ermeniler), -yargılanmayan- ABD (yerliler), Ruanda (Tutsiler), eski Yugoslavya (Boşnaklar)…
Ya “kültürel kıyım”? O, “uygarlaştırıcı misyon”un, giderek Aydınlanmacı hümanizmin bir parçasıdır.
Clastres (1988: 28-29) Nazilerin soykırımının mahkeme önüne çıkartılabilen ilk soykırım suçu olmasına karşın tek olmadığını ifade edip, Amerika kıtası yerlilerinin sistemli bir biçimde hem soykırım, hem de etnik kıyıma uğradığını vurguladıktan sonra, aslında soykırım ve etnik kıyımın aynı mantıktan kalkındığına işaret eder: Öteki’ne, ya da farklı olana karşı horgörü, ya da farklılığın olumsuzluk olduğuna ilişkin bir peşin hüküm. Ancak, aralarında önemli bir fark vardır: “(…) soykırımcı kafa sadece farkı inkâr etme ister; ötekiler, kötü oldukları için imha edilirler. Buna karşılık etnik kıyım, farklılıktaki kötülüğün göreliliğini kabul eder: ötekiler kötüdür, ama kendilerini, önerilen ya da dayatılan modelle, mümkünse topyekûn bir özdeşleşme noktasına dek dönüştürmeye zorlanarak düzeltilebilirler. (…) Soykırım ve kültürel kıyım, iki sapkın iyimserlik ve kötümserlik biçimi olarak kutuplaşmaktadır.”
Gerçekten de, bir “imha” edimi olarak soykırımı mahkûm etmek, en azından kuramsal, vicdanî, ve en azından göreli olarak kolaydır - tabii bu “kolaylık” yeryüzünde şimdiye dek, sadece 20. yüzyılda 8.5 milyon kadar insanın hayatına mal olan soykırımlardan mahkûm olmuş sanık sayısının 300’ü aşmamasını engellemiyor![10]-
Öte yandan, şimdiye kadar bir kültürü imha etme suçundan hiç kimse yargı önüne çıkartılmış değildir… Çünkü etnik kıyım, dediğim gibi, “uygarlaştırıcı misyon”a içkindir: Vahşileri barbarca putperestliklerinden vazgeçirip onların tefessüh etmiş kalplerine “Tanrı’nın ışığı”nı aşılamak üzere yola çıkan misyonerlerle başlar, “ulus inşası” girişimlerine, “ihmal edilmiş halkları uygarlığın nimetlerinden yararlandırma” çabalarına yani “kalkınma söylemleri”ne, oradan da “doğal zenginliklerin insanlığın hizmetine sunulması” retoriğine dek uzanır. Bu, kanlı ve bitimsiz bir fetih, sömürgeleştirme, bağımlılaştırma ve asimilasyon tarihidir. 15. yüzyıl boyunca “yerlilerin insan mı, yoksa insan-altı bir mahlûk -belki de hayvan- mı olduğunu tartışan[11] Avrupa “hümanizma”sı[12] sonunda onun İnsan, ama (önce Tanrı’nın inayetine, sonra da uygarlığın nimetlerine erişemediği için) “noksan/kusurlu” insan olduğuna hükmedecektir. Kırk katır/kırk katır açmazıdır bu; insan olmayan’ın itlafı ne kadar “mubah” ise, “insan-olan”ın uygarlaştırılması da o denli “soyluca”dır. Kipling’in deyişiyle “Beyaz Adam’ın Yükü” de budur: dünyanın geri kalanını uygarlaştırmak.
Bu “uygarlaştırma” serüveninin “sömürgecilik” durağına başka yerlerde değinmiştim;[13] işin çarpıcı yanı, bu “misyon”un Batı modelinde kurulan (ve Batılı olmayan) ulus-devletler ve “ulus-devletlerin sonu” retoriğine sarılan neo-liberal kapitalizm tarafından sürdürülegitmesidir.
“Düvel-i muazzama” ya da “Batı emperyalizmi”ne karşı verilen “ulusal kurtuluş savaşı” ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, “Türk ulusunu imal etme” adına, Anadolu’yu bir “uygarlıklar mezarlığı”na çevirmesinden mi söz etmeli? Kiliseleri tahrip edilen, ahıra dönüştürülen, malları yağmalanan, sürgünlere uğratılan, Aşkale’ye taş kırmaya gönderilen, “Vatandaş Türkçe konuş” diklenmelerine maruz bırakılan, mezarlıkları tahrip edilen gayrımüslimler… mağaralarda bombalanan, bebeleri ellerinden alınıp askerlere evlatlık verilen, Sünnileştirilen, son olarak da ziyaret yerleri baraj göllerine teslim edilmek istenen Dersimliler... Dilleri yasaklanan, köyleri yakılan, gazeteleri bombalanan, geçim temelleri yok edilen, metropollere sürülen, çocukları okullarda anadillerine yabancılaştırılan, mele’leri, kanaat önderleri sürgünden sürgüne gönderilen Kürtler… “Siz Hıtay Türklerisiniz, Araplık da ne demek?” diye dilleri yasaklanan, ibadetlerini yedi kilit altında gizlice eda etmeye mahkûm kılınan Nusayrîler… Yok olmaları kayıtsızca izlenen Ezidîler… Hâlen bu topraklarda kalan bir avuç insanıyla ellerinden alınmaya çalışılan Mor Gabriel manastırının mücadelesini veren Süryanîler… Bu topraklardan silinip gitmekte olan diller: Gagavuzca, Ladino, Süryanice, Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Rumcası, Romani, Suret, Batı Ermenicesi, Abhazca, Adige ve Kabar-Çerkes dilleri…
Yerlilerini “Meksikalılaştırmak” için kolluk kuvvetleri yerli köyleri basıp erkeklerin calzones rajados’larını (geleneksel pantolonlar), kadınların cortes’lerini (geleneksel etekler) köy meydanında yaktıran Meksika hükümetinden, “ırkı ıslah etmek” için yanında çalıştırdıkları Alman işçilere tecavüz ettikleri yerli kadın başına elli dolar ödeyen Guatemalalı toprak sahiplerinden mi söz etmeli yoksa?
Ya da Afganistan’daki o muazzam Buddha heykellerini un ufak eden Taliban’dan?
Japon adları almaya zorlanan, “Japonlaştırılan” Ainular’dan? Bulgarlaştırılan Batı Trakya Türkleri’nden?
Kamboçya’da topraklarına el konulmak istenen “yeryüzündeki son 1200 Suy”dan mı söz etmeli yoksa?
İran’ın toprakları ellerinden alınan, etrafı duvarlarla çevrili varoşlara mahkûm kılınan Ahwazi Arapları’ndan?
Sri Lanka’da yok sayılan “potansiyel terörist” muamelesi gören, askerî kuşatma altında yaşayan Tamillerden?
Ailelerinden çalınarak Beyaz ailelere verilen Avustralyalı Aborijin “kayıp kuşaklar”dan?
Görüldüğü üzere, Batı sömürgeciliğinin kurumsallaştırdığı kültürel kıyım, sömürgeciliğin tasfiyesiyle birlikte kendilerini (Batılı) ulus-devlet modelinde örgütleyen yeni uluslar dâhil olmak üzere, ulus devletlerin nüfuslarını “millîleştirme/türdeşleştirme” çabaları içerisine massoldu, ve sürdürülüyor. Bu “millîleştirici” politikalar, bir yandan kültürel azınlıkları her an “düşmanla işbirliği yapma” potansiyeline sahip, olası “ayrılıkçılar” olarak görme, bir yandan da tekil ve tekçi bir “kalkınma” modeli çerçevesinde bütün bir ülkeyi “ulusal Pazar” olarak bütünleştirme, yani “millî kapitalizmi” kurma girişimlerine denk düşer.
Bugünse, etnik kıyım faillerinin arasına bir yenisinin eklenmesine tanık oluyoruz: neo-liberal politikaların etkinliği önündeki her türlü engeli kaldıracak tarzda işlediği, çokuluslu şirketler.
Onlar kimseyi “millîleştirme” derdinde değiller. Hatta liberalizmin yeni retoriği uyarınca, “kültürel farklılıklara saygılı”, “hoşgörü ve çokkültürcülük”ü ilke edinmiş, “yerli hakları”nın savunucusu söylemleri benimser görünüyorlar.
Ancak iş büyük bölümü yerli halkların topraklarında yer alan doğal kaynakların, ormanların işletmeye açılmasına, geniş toprakların ticarî tarıma açılmasına, madenciliğe, otoyol, hidroelektrik santral inşasına gelince “kültüre saygı, hoşgörü, çokkültürcülük” edebiyatı sona eriyor… Örneğin, 2006/2007 yıllarında Ekvator’un enerji ve madencilik bakanı olan Alberto Acosta, 1964-1992 arasında ülkede faaliyet gösteren Texaco (şimdiki Chevron) petrol şirketi için şöyle diyor: “TEXACO Tetete ve Sansahuari gibi özgün halkların yok olmasından olduğu kadar, Siona, Secoya, Cofán, Quichua ve Huaorani gibi halkların ve yerleşimcilerin uğradığı iktisadî, toplumsal ve kültürel zarardan da sorumludur.” (aktaran: Martínez-Domínguez)
Çokuluslu şirketlerin yerli topluluklar üzerine saldırıları salt işletmeye (madencilik, petrol, ticarî tarım vb.) açılacak toprakların gerektiğinde zor kullanılarak boşaltılması şeklinde olmuyor. Sıkça neden oldukları çevresel “kazalar”, en çok yakınlarındaki yerli toplulukları etkilemekte: örneğin yıllık petrol üretimi 400 000 varil olan Ekvator’da her yıl 32 000 varil petrol, nehir sistemine sızarak çevrede tarımsal faaliyetlerini sürdüren yerli cemaatlerin hem geçim hem de sağlıkları için doğrudan bir tehdit oluşturuyor. (Martínez-Domínguez) Brezilya’da hayvan yetiştiricileri her yıl onbinlerce dönüm ormanı yok ediyor (Butler). Wisconsin’de Chippewa (Ojibwa) rezervasyonu yakınlarındaki çinko bakır sülfit yataklarını işletmeye açan Exxon, Chippewaların temel geçim kaynağı pirinç tarımını yok ediyor. Guyana’da altın arama faaliyetleri, şirketler ile yerliler arasında silahlı çatışmalara yol açmakta; şimdiye kadar 13 bin yerlinin silahlı saldırılar ve altın çıkarma faaliyetlerinin yol açtığı sağlık sorunları sonucu yaşamını yitirdiği bildirilmekte. (ICE Case Studies, “Gold and Native Rights in the Guyana Region of Venezuella”), Surinam’da Maroon kabileleri, Endonezya ve Malezya merkezli kereste şirketleri tarafından yerlerinden edilmekteler. (ICE Case Studies, “Surinam Wood Exports”)... Vb.’leri, vb.’leri…
* * *
Pierre Clastres, yukarıda anılan makalesinde, kendi kültürünü merkezî kabul etme ve diğer tüm kültürleri, kendi kültürel standartlarına göre değerlendirme eğiliminin tüm insan topluluklarında mevcut olduğuna dikkat çektikten sonra, buna karşın “öteki”nin “ötekiliğini” yok etme edimi olarak “kültürel kıyım”ın yalnızca -özellikle de “ötekilik”in bir tehdit oluşturduğu momentlerde- devletlerde ortaya çıktığına dikkat çeker.
Ola ki doğrudur…
Ama sömürgeci uygulamalardan ulus-devletlerin sınırları dâhilinde yaşayan “ötekiler”i “millîleştirme” girişimlerine, devletlerin “kalkınma” hamlelerinden ÇUŞ’ların yerli halklara karşı uyguladıkları “çevresel imha” edimlerine, bu yazıda gördüğümüz kültürel kıyım örneklerinin gerisinde gerçekten de tek bir mantık, kapitalizmin çelikten mantığı yatıyor. Belki de en iyi, 1880 yılında ABD Kongresi’nde, Amerikan yerlilerine ait toprakların “özelleştirilmesi” görüşülürken Senatör Henry Dawes’in sözlerinde açığa çıkan bir mantık bu:
Bu milletin içinde kendi evi olmayan kişi yoktu,” diyordu Senatör Dawes. “Bütün kabile bir tek dolara bile sahip değil, ama yine de aralarında hiç yoksul bulunmuyordu. Kabile kendi okul ve hastanelerini kendisi inşa ediyordu. Ama sistemin kusuru da gözler önündeydi. Varabilecekleri yere kadar ulaşmışlardı, çünkü üzerinde yaşadıkları toprak hepsinin ortak malıydı. Kendi evini komşununkinden daha iyi ve daha güzel yapamıyorsan, ortada girişim ve atılım yok demektir. Böyle bir yaşam düzeninde uygarlığın temel dürtüsü olan ‘bencillik’ öğesini bulamazsınız.” (Zinn vd. 1992: 78-79)

NOTLAR
[*] Dipnot Dergisi, No:4, Ocak-Şubat-Mart 2011…
[1]İbrani Atasözü.
[2] Aktaran: Clastres (1988: 57-58).
[3] Sözleşmenin ikinci maddesi, soykırımı şöyle tanımlar: “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu bütünüyle ya da kısmen yok etme kastıyla işlenmiş, aşağıdaki eylemlerden herhangi biri: grup üyelerini öldürmek, grup üyelerinde ciddi bedensel ya da zihinsel hasara neden olmak; grubun fiziksel varlığının kısmen ya da bütünüyle yok edilmesine yol açması öngörülen koşulları gruba kasten dayatmak; grup içi doğumları engellemeye yönelik önlemleri dayatmak; ve grubun çocuklarını zorla başka bir gruba aktarmak…” (Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, md. 2)
[4] Akt. Prott.
[5] Aktaran Prott, a.y.
[6] Sautman, 2003: 182.
[7] Fransız etnolog Robert Jaulin (1928-1996) “etnik kıyım” kavramını 1970’te yayınlanan La paix blanche : introduction à l’ethnocide (Beyaz Barış: Etnik Kıyıma Giriş) başlıklı kitabında yapmıştı. Jaulin’in bu kitabı Venezüella, ve Kolombiya sınır bölgesinde yaşayan Bari halkının altmışlı yılların ikinci yarısında uğradığı etnik kıyıma ilişkin kişisel tanıklıklarını içermekteydi. Jaulin’e göre bu etnik kıyımın başlıca aktörleri Katolik Kilise ve diğer Hıristiyan tarikatlar, Venezüella ve Kolombiya orduları ve ABD petrol şirketi Colpet idi.
[8] Lukunka (2007).
[9] “Etnik kıyım” ve “kültürel soykırım” terimleri, BM Yerli Halkların Hakları Bildirgesi taslağının (1994) 7. maddesinde (tanımlanmaksızın) geçmekteydi: “Yerli halklar etnik kıyım ve kültürel soykırıma uğramama kolektif ve bireysel hakkına sahiptir. Bu hak, aşağıdaki durumların önlenmesini ve tazminini içermektedir:
Ayrı halklar olarak onların bütünlüklerinden veya kültürel değerlerinden veya etnik kimliklerinden yoksun bırakma amacını güden ya da sonucunu veren her türlü eylem;
Onları topraklarından, bölgelerinden ya da kaynaklarından yoksun bırakma amacını güden ya da sonucunu veren her türlü eylem;
Haklarından herhangi birini ihlâl etme ya da zarar verme amacını güden ya da sonucunu veren her türlü nüfus transferi;
Başka kültürler tarafından her türlü asimilasyon ya da entegrasyon veya yasal, idarî ya da başka önlemlerle onlara dayatılan yaşam tarzları;
Aleyhlerine yürütülen her türlü propaganda.
Bu madde 13 Eylül 2007 tarihinde Genel Kurul’ca kabul edilen BM Yerli Halkların Hakları Bildirgesi’nin 8. maddesi olarak kabul edilirken başlangıçtaki “kültürel soykırım” ve “etnik kıyım” terimleri çıkartılacaktı! (Bkz. United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples, madde 8.
[10] Yalnızca 20. yüzyılın belli başlı soykırımlarını ele alacak olursak, bir “soykırım” olarak yargılanmayan Ermeni soykırımında kurban sayısının kabaca 800 bin olduğu varsayımından hareketle, geçtiğimiz yüzyılda “soykırım” olarak nitelenen toplu kırımlarda yaklaşık 8.5 milyon insanın (Almanya: 6 milyon, Ruanda: 800 bin, Sudan: 3-400 bin, Yugoslavya: 200 bin) yaşamını yitirmiş olmasına karşın, soykırım suçlamasıyla uluslar arası bir mahkemenin önüne çıkartılabilmiş sanık sayısı, yaklaşık 297 (Almanya: 209; Yugoslavya: 30, Ruanda: 58), toplam mahkûmiyet sayısı ise 211’dir!
[11] Bu tartışmalar için bkz. Akal (1997).
[12] Lévi Strauss’un da (2010) dikkati çektiği üzere aynı dönemde yerlinin ise Beyazların “Tanrı mı İnsan mı” olduğunu tartışıyor olması, çarpıcı bir ironidir!
[13] Bkz. Özbudun (2003), özellikle ss.33-94.

YARARLANILAN KAYNAKLAR
Akal, C. B. (1997). Modern Düşüncenin Doğuşu, İspanyol Altın Çağı, Ankara: Dost Kitabevi.
BMÖ (2007). United Nations Declaration on the Rights of Indigenous Peoples
BMÖ İnsan Hakları Yüksek Komiserliği. Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide.
Butler, R. A. “Deforestation in the Amazon”, http: //www.mongabay.com/brazil.html
Clastres, P. (1988). “On Ethnocide”, Art & Text, 28, Mart-Mayıs 1988, ss. 57-58.
ICE Case Studies, “Gold and Native Rights in the Guyana Region of Venezuella”, http: //www1.american.edu/ ted/ice/guyana.htm
ICE Case Studies, “Surinam Wood Exports”, http: //www1.american.edu/ted/SURINAM.htm
Lévi-Strauss , C. (2010). Irk, Tarih ve Kültür.İstanbul: Metis Yayınları.
Lukunka, B. (2007). “Ethnocide”, Online Encyclopedia of Mass Violence, erişim tarihi 3 Aralık 2010, URL : http: //www.massviolence.org/Ethnocide, ISSN 1961-9898.
Martínez-Domínguez, M. T. “Oil Politics in the Amazon: From Ethnocide to Resistance and Survival”, http: //www.gla.ac.uk/media/media_81280_en.pdf
Özbudun, S. (2003). Kültür Hâlleri. Geçmişte, Ötelerde, Günümüzde. Ankara: Ütopya.
Prott, L. V. “Ethnocide” http: //www.enotes.com/genocide-encyclopedia/ethnocide.
Sautman, B. (2003). “Cultural Genocide and Tibet.” Texas International Law Journal, 38: 173-248.
Stein, S. D. (2003) Ethnocide”. E. Cashmore (der.) Encyclopedia of Race and Ethnic Studies, Routledge.
Zinn, H., M. Marable, M. Davis, V. Yılmaz (1992). Fatihler Yargılanıyor. 500. Yılında Karşı Amerika, İstanbul: Tümzamanlar Yayıncılık.
Sibel Özbudun isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Çark Dönecek Çekiç Vuracak Sosyalist İktidar Kurulacak!
Saat...


Powered by vBulletin | Hosted by Linode.com